<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Son Dakika Haberler, Güncel Gelişmeler beykoz haber sitesi &#45; Nur Delice</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/rss/author/nur-delice</link>
<description>Son Dakika Haberler, Güncel Gelişmeler beykoz haber sitesi &#45; Nur Delice</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>© 2025 Beykoz’un Sesi Tüm hakları saklıdır.</dc:rights>

<item>
<title>Anne Gidince Büyür İnsan</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/anne-gidince-buyur-insan</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/anne-gidince-buyur-insan</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Jul 2026 23:02:41 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan hiç en sevdiğini kaybettiğinde gerçekten nefes almaya devam edebilir mi? Yoksa yaşamak dediğimiz şey, sadece kalbin atmaya devam etmesinden mi ibarettir?</p>
<p>Bazen gecenin en sessiz saatlerinde insan, elini yüreğinin üzerine koyar ve orada eksilen bir parçayı arar. O boşluk ne zaman dolar diye bekler. Fakat zaman, acıyı azaltmıyor; sadece ona alışmayı öğretiyor. Özlem ise her sabah yeniden doğuyor.</p>
<p>Kaybettiğiniz kişi annenizse, artık hiçbir ev eski ev değildir. Hiçbir sofra aynı sıcaklığı taşımaz. Hiçbir kapı, "Hoş geldin yavrum." diye açılmaz. Dünyanın en kalabalık meydanında bile kendinizi kimsesiz hissedersiniz.</p>
<p>Ben annemin yüzünü iki elimin arasına almayı severdim. Saatlerce gözlerinin içine bakardım. O gözlerde merhameti, güveni, sabrı ve Allah'ın bana verdiği en büyük emaneti görürdüm. Saçlarını okşamak, yanağını öpmek, kokusunu içime çekmek benim için dünyanın bütün servetlerinden daha değerliydi.</p>
<p>Bugün ise bir anlığına göğsüne başımı koyabilmek, o kokuyla uyuyabilmek için neleri feda etmezdim...</p>
<p>İnsan bazı duyguların kıymetini, onları kaybettikten sonra anlayabiliyor.</p>
<p>Yaşlılığında ayak tırnaklarını kesmek, ellerini yıkamak, yemeklerini hazırlamak, çamaşırlarını özenle yıkamak... Bunlar dışarıdan bakıldığında sıradan işler gibi görülebilir. Oysa bunların her biri sevginin sessiz cümleleridir.</p>
<p>Çünkü sevgi sadece "Seni seviyorum." demek değildir.</p>
<p>Sevgi; sabah erkenden kalkıp onun aç kalmaması için sofrayı hazırlamaktır.</p>
<p>Sevgi; ilaç saatini unutmamaktır.</p>
<p>Sevgi; gece hastane koridorlarında sabaha kadar beklemektir.</p>
<p>Sevgi; onun bir saç teline zarar gelmesin diye kendi canını hiçe saymaktır.</p>
<p>Kim sevmediği biri için bunu yapabilir?</p>
<p>Bazıları buna sorumluluk der.</p>
<p>Ben buna sevginin en saf hâli diyorum.</p>
<p>Çünkü gerçek sevgi yorulmaz.</p>
<p>Gerçek sevgi hesap yapmaz.</p>
<p>Gerçek sevgi gösteriş istemez.</p>
<p>Gerçek sevgi fedakârlığın adıdır.</p>
<p>Annem hastanedeyken her nefesinde biraz daha eksildiğimi hissediyordum. Doktorların söyledikleri kulaklarımda yankılanırken ben sadece Rabbime sığınıyordum.</p>
<p>Sonra o acı gün geldi...</p>
<p>İlk kez onu öyle görünce dünyam başıma yıkıldı.</p>
<p>"Anne, sana kızmayacağım... Yeter ki sesini duyayım..." diye hastane koridorlarını inleten çığlığım hâlâ kulaklarımda.</p>
<p>Beni ondan ayırdıklarında çaresizliğin ne demek olduğunu öğrendim.</p>
<p>Gasilhanede saçlarını son kez sabunlarken ellerim titriyordu.</p>
<p>"Anne, affet beni..." diyordum.</p>
<p>"Seni incittiysem hakkını helal et."</p>
<p>İnsan, vedanın bu kadar ağır olabileceğini o gün öğreniyor.</p>
<p>Toprağa ilk küreği attığınız an, aslında çocukluğunuzu da toprağa bırakıyorsunuz.</p>
<p>Çünkü bir kız evlat, annesi öldüğü gün büyüyor.</p>
<p>Hem de istemeden...</p>
<p>Kabri başında ellerimi semaya kaldırırken tek bir duam vardı:</p>
<p>"Allah'ım...</p>
<p>Annemi yılanlardan, çıyanlardan ve kabir azabından muhafaza eyle.</p>
<p>Kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe eyle.</p>
<p>Meleklerini yoldaş kıl.</p>
<p>Hesabını kolaylaştır.</p>
<p>Korkusunu emniyete çevir.</p>
<p>Beni de ona layık bir evlat olarak affet."</p>
<p>Boğazımdaki düğüm hâlâ çözülmedi.</p>
<p>Söyleyemediklerim gözyaşı oldu.</p>
<p>Yapamadıklarım vicdan oldu.</p>
<p>Özlemim ise her geçen gün biraz daha büyüdü.</p>
<p>İnsan en çok sevdiğiyle sınanıyor.</p>
<p>Allah bazen sevdiklerini alıyor; ardından hayatınıza sabrınızı, ahlakınızı ve karakterinizi imtihan edecek insanlar çıkarıyor.</p>
<p>İşte asıl sınav o zaman başlıyor.</p>
<p>Ya acınızın arkasına sığınıp öfkenize teslim olacaksınız...</p>
<p>Ya da bütün acınıza rağmen insan kalmayı başaracaksınız.</p>
<p>İtibarını koruyabilenler, en büyük savaşı kendi nefsiyle verenlerdir.</p>
<p>Çünkü acı hiç kimseye başkasını incitme hakkı vermez.</p>
<p>Hayatın bana öğrettiği en önemli gerçeklerden biri de şudur:</p>
<p>Kimse yaşattığını yaşamadan bu dünyadan göçüp gitmez.</p>
<p>Belki aynı şekilde değil...</p>
<p>Ama aynı duyguyu mutlaka tadar.</p>
<p>İşte bunun için aile kavramı yalnızca aynı soyadını taşımak değildir.</p>
<p>Aile; insanın sığındığı son limandır.</p>
<p>Bir milleti ayakta tutan en güçlü kurumdur.</p>
<p>Bir çocuğun karakteri, ilk olarak aile ocağında şekillenir.</p>
<p>Anne ise o ocağın ateşidir.</p>
<p>Bu yüzden aileye uzanan her kötü niyet, yalnızca bireyi değil toplumu da yaralar.</p>
<p>Kendi ailene gösterdiğin saygıyı başkasının ailesine de göstermek zorundasın.</p>
<p>Çünkü ahlak sadece kendini korumak değildir.</p>
<p>Başkalarının hukukuna riayet edebilmektir.</p>
<p>Başkalarının yuvasına göz dikmemektir.</p>
<p>Başkasının alın terine, emeğine ve huzuruna ortak olmaya çalışmamaktır.</p>
<p>"Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma." sözü, insanlığın en büyük ahlak dersidir.</p>
<p>Bu söz yalnızca dinî bir öğüt değildir.</p>
<p>Vicdanın en yalın tarifidir.</p>
<p>Bugün ne yazık ki namus kavramı çoğu zaman sadece kadın üzerinden konuşuluyor.</p>
<p>Oysa namus, yalnızca kadının omuzlarına yüklenebilecek bir kavram değildir.</p>
<p>Erkek de namusuyla yaşar.</p>
<p>Kadın da namusuyla yaşar.</p>
<p>Sadakat iki tarafın da sorumluluğudur.</p>
<p>Onur, insanın kimse görmezken gösterdiği duruştur.</p>
<p>Omurga ise menfaat karşısında eğilmemektir.</p>
<p>Anne kelimesi neden bu kadar kutsaldır biliyor musunuz?</p>
<p>Çünkü anne, toprağın kendisidir.</p>
<p>Toprak hangi tohumu kabul ederse onu büyütür.</p>
<p>Merhamet ekerse merhamet verir.</p>
<p>Kin ekerse kin büyütür.</p>
<p>İnsan da böyledir.</p>
<p>Kalbine ne ekersen, hayatına onu biçersin.</p>
<p>Ben bugün annemin yokluğunda her gün biraz daha eksiliyorum.</p>
<p>Ama onun bana öğrettiği merhameti, vefayı, dürüstlüğü ve ahlakı yaşatabildiğim sürece biliyorum ki aslında o hâlâ benimle yaşamaya devam ediyor.</p>
<p>Çünkü bazı insanlar ölmez.</p>
<p>Onlar; dualarda, hatıralarda, evlatlarının karakterinde ve bıraktıkları güzel izlerde yaşamaya devam eder.</p>
<p>Allah bütün annelerimize sağlık ve huzur içinde uzun ömürler nasip etsin. Ahirete irtihal eden annelerimize ise sonsuz rahmetiyle muamele eylesin. Mekânları cennet, makamları âli olsun.</p>
<p>Ve bizlere, hayattayken sevdiklerimizin kıymetini bilmeyi nasip etsin.</p>
<p>Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, elimizde kalan tek şey; sevgimizi gösterdiğimiz anlar olacaktır.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kalemin ışığıyla toplumu aydınlatanlar</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/kalemin-isigiyla-toplumu-aydinlatanlar</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/kalemin-isigiyla-toplumu-aydinlatanlar</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 26 Jul 2026 09:13:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kalem... Kimi zaman bir mürekkep damlasıdır, kimi zaman ise bir milletin vicdanı.</p>
<p>Gazetecilik, yalnızca haber yazmak değildir. Gazetecilik; hakkın yanında durabilmek, haksızlığa karşı ses olabilmek, susturulmak istenenlerin feryadını duyurabilmektir. Bazen bir annenin gözyaşında, bazen bir gazinin duasında, bazen de umudunu kaybetmek üzere olan bir çocuğun tebessümünde saklıdır bu meslek.</p>
<p>24 Temmuz Basın Bayramı, yalnızca bir kutlama günü değildir. Bu tarih; sansürün kaldırılması adına verilen mücadelenin, özgür basının ve halkın haber alma hakkının simgesidir. Çünkü özgür basın; güçlü devletin, bilinçli toplumun ve sağlıklı demokrasinin en önemli teminatlarından biridir.</p>
<p>Her manşetin ardında uykusuz geceler, her fotoğrafın ardında büyük emek, her haberin ardında ise vicdani bir sorumluluk vardır. Yağmurda, ayazda, depremde, yangında, savaşta ve afetlerde önce olay yerine koşanlar çoğu zaman basın emekçileridir. Onlar, tarihe not düşerken aslında gelecek nesillere de gerçeğin izini bırakırlar.</p>
<p>Gazetecilik; makam için değil, hakikat için yapılır. Alkış almak için değil, toplumun doğru bilgiye ulaşması için yapılır. Kalemini vicdanıyla buluşturan her gazeteci, milletin ortak hafızasına silinmeyecek izler bırakır.</p>
<p>Bugün bilgi kirliliğinin hızla yayıldığı bir çağda, doğruluğu ilke edinmiş gazetecilere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü gerçeğin sesi sustuğunda, yalan en güçlü manşeti atar. İşte bu nedenle tarafsız, ilkeli ve sorumlu habercilik sadece bir meslek değil, aynı zamanda büyük bir kamu görevidir.</p>
<p>Bu anlamlı günde; gece gündüz demeden fedakârca çalışan, objektif habercilikten taviz vermeyen, kalemini doğruluktan ayırmayan tüm basın emekçilerimizin 24 Temmuz Basın Bayramı'nı en içten dileklerimle kutluyorum.</p>
<p>Görevleri uğruna hayatını kaybeden basın şehitlerimizi rahmetle, emekleriyle mesleğe değer katan tüm gazetecilerimizi ise minnet ve saygıyla anıyorum.</p>
<p>Kaleminiz hiç susmasın... Çünkü siz yazdıkça toplum aydınlanıyor, tarih geleceğe güvenle taşınıyor.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Dernekler Güven Kaybederse, En Çok İyilik Yetim Kalır</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/dernekler-guven-kaybederse-en-cok-iyilik-yetim-kalir</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/dernekler-guven-kaybederse-en-cok-iyilik-yetim-kalir</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 23 Jul 2026 13:51:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Sevilecek bir tek yanım yok..."</p>
<p>Haluk Levent'in kamuoyuna yansıyan açıklamasını okuduğumda aklıma tek bir kişi değil, yıllardır içinde bulunduğum sivil toplum dünyası geldi. Çünkü bu mesele sadece bir insanın yaptığı hatalar ya da bir derneğin yaşadığı süreç değildir. Asıl mesele, toplumun güven duygusunun nasıl zedelendiğidir.</p>
<p>Bir insan yaptığı yanlışların bedelini elbette hukuk önünde öder. Ancak bu süreçte en büyük zararı, gerçekten gece gündüz demeden çalışan, tek amacı ihtiyaç sahibine ulaşmak olan binlerce gönüllü ve yüzlerce dürüst dernek görüyor.</p>
<p>Yıllardır sahadayım.</p>
<p>Bağımlılıkla mücadeleden sosyal yardımlara, kadın çalışmalarından kültürel faaliyetlere kadar sayısız derneğin içinde bulundum. Ne yazık ki görmediğim tablo kalmadı. Samimiyetin de şahidi oldum, vicdanın istismar edildiğine de... İnsanların umutlarının nasıl sömürüldüğünü de gördüm, hiçbir karşılık beklemeden ömrünü hayra adayan güzel yürekli insanları da...</p>
<p>Bu yüzden bugün çok açık konuşmak istiyorum.</p>
<p>Artık dernekler sadece kâğıt üzerinde denetlenmemeli; sahada da denetlenmelidir.</p>
<p>Çünkü bugün ne yazık ki bazı yapılar, yardım duygusunu ticarete çevirmiş durumda. Kimi zaman kurulan şirketlerin arkasına gizleniliyor, kimi zaman "farkındalık" adı altında toplanan kaynakların nerelere harcandığı bilinmiyor, kimi zaman da insanların merhameti bir kazanç kapısına dönüştürülüyor.</p>
<p>Bunun bedelini ise gerçekten dürüst çalışan sivil toplum kuruluşları ödüyor.</p>
<p>Ramazan geliyor, yardım kampanyaları...</p>
<p>Kurban Bayramı geliyor, bağış çağrıları...</p>
<p>Deprem oluyor, afet oluyor...</p>
<p>İnsanlar yardım etmek istiyor ama artık ilk sordukları soru şu oluyor.</p>
<p>"Bu para gerçekten yerine ulaşacak mı?"<br>İşte en acı olan da budur.</p>
<p>Çünkü güven kaybolduğunda sadece bağışlar azalmaz; umut da azalır.</p>
<p>Yardım etmek isteyen insanlar artık derneklerden çekiniyor. Bana bile sık sık şu soru geliyor.</p>
<p>"Hayatından emin olduğun, gerçekten güvenebileceğimiz bir yere kurban bağışı yapmak istiyoruz."</p>
<p>Bu soruyu insanlar durduk yere sormuyor.</p>
<p>Bu güvensizliği biz oluşturmadık mı?<br>Bir başka acı gerçek de yardımlaşma anlayışımızdır.</p>
<p>Kırılmış, dökülmüş, kullanılmayacak hâle gelmiş eşyaları poşetlere doldurup "yardım yaptım" diye vicdan rahatlatıyoruz.</p>
<p>Oysa yardım, çöpe attığını vermek değildir.</p>
<p>Yardım; senin de kullanabileceğin kalitedeki bir eşyayı ihtiyaç sahibine ulaştırabilmektir.</p>
<p>Yardım; karşı tarafın onurunu koruyarak el uzatmaktır.</p>
<p>Yardım; vicdanın sadakasıdır.</p>
<p>Bugün yaşananlar bize bir gerçeği daha gösteriyor.</p>
<p>Artık her sektörde dolandırıcılık yöntemleri gelişiyor.</p>
<p>Bunun en tehlikeli alanlarından biri de ne yazık ki "yardım" ve "sivil toplum" kisvesi altında yapılan istismarlardır.</p>
<p>Elbette bütün dernekleri aynı kefeye koyamayız.</p>
<p>Bu haksızlık olur.</p>
<p>Ülkemizde binlerce dürüst, şeffaf ve fedakâr dernek var. Gece gündüz çalışan gönüllüler var.</p>
<p>Depremde, afette, sokakta, köyde, şehirde devletin yetişemediği noktalarda insanlığa umut olan insanlar var.</p>
<p>Onları tenzih ederek söylüyorum.</p>
<p>Birkaç kötü örnek yüzünden bütün sivil toplum cezalandırılamaz.</p>
<p>Ancak birkaç kötü örneğin de görmezden gelinmesine artık tahammül kalmamıştır.</p>
<p>Buradan bir basın mensubu olarak devletimizin ilgili kurumlarına da seslenmek istiyorum.</p>
<p>Dernekleri sadece evrak üzerinden denetlemek yeterli değildir.</p>
<p>Sahaya inin.</p>
<p>İnsanları dinleyin.</p>
<p>Şikâyetleri ciddiyetle değerlendirin.</p>
<p>"Bana şahit getir." demek yerine, istihbarat ve denetim mekanizmalarını harekete geçirin.</p>
<p>Gerçek amacından sapmış yapıları araştırın.</p>
<p>Şeffaf olmayan faaliyetleri inceleyin.</p>
<p>İyiliği istismar edenlere göz yummayın.</p>
<p>Çünkü denetim yapılmadığında sadece birkaç kişi zengin olmuyor; toplumun vicdanı da yaralanıyor.</p>
<p>Bugün insanlar bazı din görevlilerinin hataları yüzünden bütün din hizmetlerini sorguluyorsa...</p>
<p>Bazı derneklerin yanlışları yüzünden de bütün sivil toplum zan altında kalıyor.</p>
<p>Oysa armutla elmayı karıştırmamalıyız.</p>
<p>Derneğe hizmet etmek için gelenlerle, derneği kişisel çıkar, eğlence, gösteriş ya da menfaat kapısı hâline getirenleri birbirinden ayırmak zorundayız.</p>
<p>Devletin görevi de tam olarak budur.</p>
<p>İyiyi korumak...</p>
<p>Kötüyü ayıklamak...</p>
<p>Çünkü iyilik korunmazsa, kötülük kendine daha fazla alan açar.</p>
<p>Unutmayalım...</p>
<p>Dernekler güven kaybederse, sadece kurumlar değil; iyilik de yetim kalır.</p>
<p>Ve en büyük kaybı, yardım bekleyen masum insanlar yaşar.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kuyudan Çıkmayı Seçmek</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/kuyudan-cikmayi-secmek</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/kuyudan-cikmayi-secmek</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 19 Jul 2026 21:48:19 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan bazen yorulur. Bedeni değil yalnızca; ruhu yorulur, umudu yorulur, inancı yorulur. İşte tam da o zaman hayat, insanın önüne eski sınavlarını yeniden çıkarır. Yıllar önce susturduğunuz korkular, geride bıraktığınızı sandığınız hastalıklar, aştığınızı düşündüğünüz karanlık düşünceler sessizce kapınızı çalar. Sanki hayat, "Gerçekten güçlendin mi?" diye yeniden sorar.</p>
<p>Daha acısı ise, tökezlediğiniz anlarda en ağır darbeyi çoğu zaman yabancılardan değil, bir zamanlar güvendiklerinizden almanızdır. Çünkü güven, insanın bir başkasına açtığı en kırılgan kapıdır. O kapıdan sevgi de girer, ihanet de... Bu yüzden en derin yaralar, en yakın mesafeden gelir.</p>
<p>Belki de hepimizin içinde bir "Yusuf Kuyusu" vardır. Kimi kardeşi tarafından, kimi dostu tarafından, kimi de en yakını tarafından o kuyuya bırakılmıştır. Fakat hayatın asıl sırrı, kuyuya düşmekte değil; oradan çıkmayı başarabilmektedir. Bugün hâlâ bizi aşağı çeken insanlara tutunuyorsak, kendi çıkışımıza engel oluyoruz. Bizi kuyuya atanlarla değil, elimizden tutup yukarı çıkaranlarla yol yürümeyi öğrenmeliyiz.</p>
<p>Ne var ki çağımızın en büyük kuyularından biri artık taş duvarlarla çevrili değil; ekranlarla örülüdür. Gece yarısı çocuğunu sokağa göndermeye cesaret edemeyen anne babalar, aynı çocuğun sanal dünyanın sınırsız koridorlarında kilometrelerce uzaklara savrulduğunu çoğu zaman fark edemiyor. Dışarıdaki tehlikeden korkarken, içeride büyüyen sessiz tehlikeyi gözden kaçırıyoruz.</p>
<p>Çocukların ve gençlerin ihtiyacı en pahalı oyuncaklar, en yeni telefonlar ya da daha fazla harçlık değildir. Onların en çok ihtiyaç duyduğu üç şey vardır: Dikkatimiz, zamanımız ve varlığımız. Bunlar eksildiğinde oluşan boşluğu hiçbir teknoloji dolduramaz. O boşluk zamanla sevgisizliğe, değersizlik duygusuna ve ömür boyu sürecek bir onay arayışına dönüşebilir.</p>
<p>Bugün çocuklarımız her zamankinden daha fazla rehbere ihtiyaç duyuyor. Çünkü bilgi çağında yaşıyoruz ama bilgelik çağında değiliz.</p>
<p>Öte yandan modern dünya bize başka bir yalan daha fısıldıyor: Hep genç kal, hiç yaşlanma, hiç acı çekme... Ölümü unutturan, yaşlılığı kusur gibi gösteren, insanı yalnızca dış görünüşüne indirgeyen narsistik bir hayat anlayışı küresel bir rüzgâr gibi yayılıyor. Bunun sonucunda merhamet, dayanışma ve erdem sessizce hayatlarımızdan çekiliyor. Sevebilmek bile artık bir meziyet hâline geliyor.</p>
<p>Antidepresanların her geçen gün daha fazla tüketildiği bir dünyada asıl eksik olan şey ilaç değil; ruha dokunabilmektir. Çünkü kalbimiz sadece vücudumuza kan pompalayan bir organ değildir. Kalp, merhametin, vicdanın, sevginin ve insan kalabilmenin merkezidir.</p>
<p>Belki de hepimizin bir bahar temizliğine ihtiyacı var. Evlerimizi değil sadece; zihnimizi, kalbimizi ve ruhumuzu da temizlemeliyiz. Bizi yoran kırgınlıkları, tüketen ilişkileri, yük olan insanları geride bırakmalıyız. Kışlıkları kaldırırken, hayatımızı kışa çevirenleri de gönlümüzden çıkarmanın vakti gelmiştir.</p>
<p>Çünkü ifade edilmeyen her duygu zamanla insanın içinde zehre dönüşür. Sevgi ertelenir, özür ertelenir, teşekkür ertelenir... Sonra bir gün çok geç olur.</p>
<p>Bir gencin söylediği şu cümle, belki de çağımızın en büyük pişmanlığını özetliyor: "Annemi sadece öldüğünde yanaklarından öpebildim. Oysa ona anlatacak o kadar çok şey biriktirmiştim."</p>
<p>İşte hayat tam da burada bize son dersini verir. Söylenecek güzel sözleri, sarılmaları, sevgiyi ve vefayı yarına bırakmayın. Çünkü yarın, bazen hiç gelmez.</p>
<p>Hayat bize iki seçenek sunuyor: Ya meydan okuyacağız ya da meydandan çekileceğiz.</p>
<p>Yaralanmayı göze alacağız ama merhametimizi kaybetmeyeceğiz. Yorulacağız ama umudumuzu teslim etmeyeceğiz. Kuyuya düşsek bile orada yaşamayı değil, yeniden ayağa kalkmayı seçeceğiz.</p>
<p>Çünkü insanı hayatta tutan şey, hiç düşmemesi değil; her düştüğünde yeniden doğrulabilmesidir.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Bayrak Uğruna, Bir Millet Ayağa Kalktı.</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/bir-bayrak-ugruna-bir-millet-ayaga-kalkti</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/bir-bayrak-ugruna-bir-millet-ayaga-kalkti</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 15 Jul 2026 10:23:31 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>15 Temmuz...</p>
<p>Yine o karanlık geceyi hatırlıyoruz. İçim buruk, içim yaslı, gözlerim yaşlı...</p>
<p>Takvimler 15 Temmuz'u gösterdiğinde, hafızalarımızda sadece bir darbe girişimi değil; milletin iradesine, bağımsızlığına ve devletine sahip çıkışının destansı mücadelesi canlanıyor. O gece, tarihimizin kara lekelerinden biri olarak hafızalara kazınırken, aynı zamanda milletimizin birlik ve beraberliğinin en güçlü nişanelerinden biri oldu.</p>
<p>Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla, çoluğuyla çocuğuyla milyonlar tek yürek oldu. Tankların önüne yürüyenler, kurşunlara göğsünü siper edenler, ezanı susturtmamak, bayrağı indirtmemek ve devleti teslim etmemek için canını ortaya koydu. O gece millet, korkunun değil, vatan sevgisinin galip geldiğini bütün dünyaya gösterdi.</p>
<p>Her birimizin 15 Temmuz'a dair farklı bir hatırası vardır. Kimi bir selayı hiç unutamadı, kimi sabaha kadar dua etti, kimi meydanlarda nöbet tuttu, kimi bir şehidini toprağa verdi. Fakat hepimizin ortak kaygısı aynıydı: Vatanı karanlık ellere teslim etmemek.</p>
<p>Şehit Astsubay Kıdemli Başçavuş Ömer Halisdemir, bu toprakların tarihine kahramanlığın adı olarak yazılmıştır. Tıpkı Fethi Sekin gibi... Onlar yalnızca birer isim değil; Türk milletinin cesaretini, sadakatini ve fedakârlığını temsil eden sembollerdir. Nice Türk annesi, Ömer Halisdemir gibi yiğitler yetiştirerek bu vatana emanet etmiş, gerektiğinde evladını devlet için feda edecek kadar yüce bir feraset göstermiştir.</p>
<p>Bugün toprağın altındaki aziz şehitlerimizin emaneti ve toprağın üstündeki kahraman Mehmetçiğimizin, polisimizin ve güvenlik güçlerimizin fedakârlığı sayesinde huzur içinde yaşıyoruz. Rabbim onların ayağına taş değdirmesin.</p>
<p>Ancak mücadele yalnızca cephede verilmez. Günümüzde toplumları zayıflatmanın yolları değişmiştir. Dijital çağın getirdiği imkânlarla birlikte aile bağlarını zayıflatan, gençleri bağımlılıklara sürükleyen, tüketimi özendiren ve toplumsal dayanışmayı aşındıran etkiler de ciddi bir sınama olarak karşımızdadır. Güçlü bir devletin temeli, güçlü bir aile ve değerlerini koruyan bir toplumdur.</p>
<p>Bugün gençlerimizin evlilikten uzaklaşması, bağımlılıkların artması, yalnızlaşma ve sorumluluk duygusunun zayıflaması üzerinde hep birlikte düşünmemiz gereken meselelerdir. Çözüm; birbirimizi ötekileştirmek değil, aileyi güçlendirmek, çocuklarımızı sevgiyle yetiştirmek, eğitimde kaliteyi artırmak ve millî-manevî değerlerimizi gelecek nesillere aktarmaktır.</p>
<p>15 Temmuz bize bir gerçeği yeniden hatırlattı. Nasıl ki bir ülke tek yürek olduğunda hiçbir güç onu teslim alamıyorsa, toplumun temeli olan aile de aynı dayanışma ruhuyla ayakta kalır. İç cephemiz sağlam olduğu sürece, hiçbir karanlık plan bu milleti diz çöktüremeyecektir.</p>
<p>Atalarımız ne güzel söylemiş: "Asıl azmaz, bal kokmaz." Türk milleti, tarihi boyunca nice badirelerden geçmiş, küllerinden yeniden doğmayı başarmıştır. Çanakkale'de başarmıştır, Millî Mücadele'de başarmıştır, 15 Temmuz'da da başarmıştır.</p>
<p>Bugün dört bir yanımızda savaşların gölgesi varken, ülkemizin karşı karşıya olduğu sınamalar devam ederken bize düşen; birlikten ayrılmamak, devletimize sahip çıkmak, ailemizi korumak ve çocuklarımıza güçlü bir gelecek bırakmaktır.</p>
<p>Ey bu millete umut bağlayanlar; bilin ki Türk milleti şerefini de vatanını da kolay teslim etmez. Bu millet, Şerife Bacıların fedakârlığını, Nene Hatunların cesaretini, Ömer Halisdemirlerin kararlılığını ve Fethi Sekinlerin vatan sevgisini nesilden nesile taşımaya devam edecektir.</p>
<p>Rabbim milletimize bir daha 15 Temmuz gibi ihanet geceleri yaşatmasın. Aziz şehitlerimize Allah'tan rahmet, kahraman gazilerimize sağlık ve afiyet diliyorum.</p>
<p>Bu vatan; şehitlerimizin emaneti, gazilerimizin gururu, milletimizin ortak yuvasıdır.</p>
<p>Ve biz biliyoruz ki; mayası vatan olan bir millet, hiçbir zaman esareti kabul etmez.</p>
<p>Hürmet ve saygılarımla. </p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaftandan Taşan Hafıza</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/kaftandan-tasan-hafiza</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/kaftandan-tasan-hafiza</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 11 Jul 2026 22:54:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı görüntüler vardır; birkaç dakikalık bir protokolün sınırlarını aşar, bir milletin hafızasına dokunur. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde NATO Liderler Zirvesi kapsamında gerçekleştirilen karşılama törenini izlerken hissettiğim tam da buydu. Mehterin ilk nağmesi yükseldiğinde, Yeniçeri kıyafetleriyle tören alanında yer alan askerler yürümeye başladığında ve tarihî semboller devlet protokolünün bir parçası hâline geldiğinde, aslında yalnızca misafirler karşılanmıyordu. Türkiye, kendi geçmişiyle yeniden selamlaşıyordu.</p>
<p>Modern devlet olmak, köklerinden vazgeçmek değildir. Bilakis, geçmişinden aldığı özgüveni bugünün diliyle ifade edebilmektir. Güçlü milletler, tarihlerini müzelerde tozlanan hatıralar olarak değil; yaşayan bir hafıza olarak taşırlar. Çünkü hafızasını kaybeden toplumların geleceğe söyleyecek sözü de eksik kalır.</p>
<p>Mehterin sesi, yüzyıllardır sadece bir askerî bandonun ezgisi olarak duyulmadı. O ses; disiplinin, devlet aklının, cesaretin ve millet olma bilincinin sembolü oldu. Bugün aynı sesin dünya liderlerinin huzurunda yeniden yükselmesi, geçmişe özlem duyan romantik bir bakıştan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu, tarihinden utanmayan bir devletin kendine güvenini göstermesidir.</p>
<p>Elbette tarih, övünmek kadar sorumluluk da yükler. Osmanlı'nın bıraktığı miras yalnızca fetihlerden ibaret değildir; adalet anlayışı, teşkilat disiplini, vakıf kültürü ve devlet ciddiyeti de bu mirasın ayrılmaz parçalarıdır. Eğer bugün geçmişimizi anıyorsak, bunu sadece görkemli kıyafetler üzerinden değil, o ruhu bugünün yönetim anlayışına ve toplumsal hayatına taşıyabildiğimiz ölçüde anlamlı kılabiliriz.</p>
<p>Beni en çok etkileyen ise törenin ihtişamından ziyade verdiği mesajdı. Dünyaya yüksek sesle meydan okunmadı. Kimseye üstünlük iddiasında bulunulmadı. Ancak sessiz ve vakur bir duruş sergilendi. Gerçek itibarın çoğu zaman gürültüyle değil, özgüvenle inşa edildiğini bir kez daha gördük.</p>
<p>Milletlerin de insanlar gibi bir karakteri vardır. Kimi sürekli kendini ispat etmeye çalışır, kimi ise kim olduğunu bildiği için buna ihtiyaç duymaz. Türkiye'nin son yıllarda vermeye çalıştığı en önemli mesajlardan biri de budur. Geçmişini inkâr etmeyen, tarihini sahiplenen ve geleceğini kendi iradesiyle inşa etmeye çalışan bir ülke.</p>
<p>Köklerine yaslanan hiçbir millet geleceğinden korkmaz. Çünkü bilir ki, sağlam bir ağacın dalları göğe uzanırken gücünü toprağın derinliklerinden alır. Bizim toprağımızda ise yalnızca taş değil; Malazgirt'in cesareti, İstanbul'un ufku, Çanakkale'nin fedakârlığı ve Cumhuriyet'in azmi vardır. Bunların hiçbiri birbirinin alternatifi değil, aynı yürüyüşün farklı duraklarıdır.</p>
<p>NATO Liderler Zirvesi'ndeki karşılama töreni belki birkaç dakika sürdü. Ancak bazen birkaç dakikalık görüntüler, uzun nutuklardan daha güçlü mesajlar verir. O gün dünyaya gösterilen yalnızca bir mehter takımı ya da tarihî kıyafetler değildi. Asıl gösterilen; geçmişiyle barışık, kültürel mirasını saklamayan ve devlet geleneğini vakarla temsil eden bir Türkiye idi.</p>
<p>Tarih, sırtımızda taşımamız gereken bir yük değildir; omuzlarımızı doğrultan en büyük kuvvettir. Yeter ki onu hamasetle değil, şuurla; sloganlarla değil, sorumlulukla yaşayabilelim.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aynadaki Çatlak; Kadını Korumak mı, Güçlendirmek mi?</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/aynadaki-catlak-kadini-korumak-mi-guclendirmek-mi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/aynadaki-catlak-kadini-korumak-mi-guclendirmek-mi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 11 Jul 2026 22:53:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Toplumlar, en çok kadınlarına gösterdikleri değer kadar güçlüdür. Bir kadının toplum içindeki yeri, sadece onun hayatını değil; aileyi, nesilleri ve bir milletin geleceğini belirler. Bu nedenle kadın meselesi yalnızca kadınların değil, vicdan sahibi herkesin meselesidir.</p>
<p>Yıllardır "kadını korumak" söylemini çok duyduk. Fakat artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?</p>
<p>Gerçekten kadını mı koruyoruz, yoksa onu güçsüz kabul ederek hayatını başkalarının insafına mı bırakıyoruz?</p>
<p>Bir kadını sürekli korunmaya muhtaç göstermek, onu yüceltmek değildir. Asıl değer; kadının eğitimli, bilinçli, üretken, kendi kararlarını verebilen ve gerektiğinde kendini savunabilecek bir birey olarak yetişmesini sağlamaktır. </p>
<p>Güçlü kadın; başkasının gölgesinde yaşayan değil, kendi duruşuyla hayata yön verebilen kadındır.</p>
<p>Albert Camus'nün yıllar önce söylediği o çarpıcı söz hâlâ kulaklarımızda yankılanıyor.</p>
<p>"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede kadınların nasıl öldüğüne bakın."</p>
<p>Bu söz yalnızca cinayet istatistiklerine işaret etmez. Aynı zamanda bir toplumun vicdanını, hukukunu, eğitimini ve aile yapısını sorgular.</p>
<p>Ne yazık ki aynaya baktığımızda gördüğümüz manzara, bizi gururlandırmıyor.</p>
<p>Bir yanda çocuk yaşta evliliklerin yasak olduğu söylenirken, diğer yanda fiilen yaşanan ihmaller ve denetimsizlikler devam ediyor. Henüz çocuk yaşta omuzlarına yetişkin sorumlulukları yüklenen kızlarımız; gelenek baskısı, ekonomik yoksunluk ve hukuki boşlukların arasında sessizce kayboluyor.</p>
<p>Daha düşündürücü olan ise bütün bunların zaman zaman "özgürlük" kavramı üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.</p>
<p>Elbette herkes kendi bedeni üzerinde söz sahibidir. Ancak burada unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır.</p>
<p>Bir çocuk, henüz sağlıklı karar verebilecek olgunluğa erişmemiştir. Bu nedenle mesele bireysel özgürlük değil, çocuğun üstün yararıdır. Çocukların korunması, onların haklarını elinden almak değil; geleceklerini güvence altına almaktır.</p>
<p>Özgürlük ile sahipsiz bırakılmayı birbirine karıştırdığımız gün, çocuklarımızı yalnızlaştırmış oluruz.</p>
<p>İşte tam bu noktada en büyük sorumluluk aileye, özellikle de annelere düşmektedir.</p>
<p>Çünkü çocuk ilk terbiyesini okuldan değil, evinden alır. İlk öğretmeni annesidir. İlk vicdanı annesinin davranışlarında şekillenir.</p>
<p>Bir anne yalnızca evladını büyüten kişi değildir; karakter inşa eden ilk mimardır.</p>
<p>Kız çocuklarına sadece "sakın" demek yetmez.<br>Onlara "neden" sorusunun cevabını verebilmeliyiz.</p>
<p>Haklarını öğretmeliyiz.</p>
<p>Sınır koymayı öğretmeliyiz.</p>
<p>Hayır diyebilmeyi öğretmeliyiz.</p>
<p>Eğitimin, üretmenin ve ekonomik bağımsızlığın önemini anlatmalıyız.</p>
<p>Çünkü güçlü kadınlar tesadüfen yetişmez; bilinçli ailelerin ve doğru rehberliğin eseridir.</p>
<p>Kadına yönelik şiddeti yalnızca cezalarla bitiremeyiz.</p>
<p>Kadın cinayetlerini yalnızca manşetlere taşıyarak da önleyemeyiz.</p>
<p>Asıl mücadele; evlerde, okullarda, mahallelerde ve vicdanlarda başlamalıdır.</p>
<p>Kız çocuklarını korkutarak değil, bilinçlendirerek büyütmeliyiz.</p>
<p>Erkek çocuklarına ise gücün şiddet olmadığını; merhametin, saygının ve sorumluluğun gerçek erkeklikten öte adamlık olduğunu öğretmeliyiz.</p>
<p>Bugün ihtiyacımız olan şey; kadını cam fanusa koymak değil, önündeki engelleri kaldırmaktır.</p>
<p>Kadını susturmak değil, sesini güçlendirmektir.</p>
<p>Onu aciz göstermek değil, potansiyeline güvenmektir.</p>
<p>Çünkü güçlü aile, güçlü kadınla kurulur.</p>
<p>Güçlü toplum ise kadın ve erkeğin birbirini rakip değil, birbirini tamamlayan iki değer olarak gördüğü yerde yükselir.</p>
<p>Artık aynaya cesaretle bakmalıyız.</p>
<p>O aynada yalnızca kadınların yaşadığı acıları değil, toplum olarak kendi eksikliklerimizi de görebilmeliyiz.</p>
<p>Gerçek değişim yasalarda değil, zihniyetlerde başlar.</p>
<p>Ve inanıyorum ki bir millet, kadınını gerçekten güçlendirdiği gün; yalnızca kadınlarını değil, geleceğini de korumuş olacaktır.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Samimiyet Makamla Değil, Yürekle Yönetir</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/samimiyet-makamla-degil-yurekle-yoenetir</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/samimiyet-makamla-degil-yurekle-yoenetir</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 05 Jul 2026 13:19:11 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde en sık takip ettiğim üç farklı Facebook sayfasının ortak bir özelliği dikkatimi çekti: Samimiyet, vefa ve insan odaklı yönetim anlayışı.</p>
<p>Bu sayfalardan yalnızca Çorum Belediye Başkanını şahsen tanıyorum. Diğerleri ise, merhum liderin emaneti olmanın ağırlığını taşıyan bir evlat ile görev yaptığı her ortamda vatandaşın derdi karşısında gözleri dolabilen, makamını insan sevgisinin önüne koymayan kıymetli bir devlet büyüğümüz…</p>
<p>Yıllardır gözlemlediğim bir gerçek var. Hangi valimizi, hangi kaymakamımızı kaleme alsam çok kısa süre sonra görev yeri değişiyor. Devlet geleneğinin bir gereği bu… Ancak belediye başkanları için içimden hep aynı dua geçiyor: Allah onları uzun yıllar bulundukları şehirlerde hizmet etmeye muvaffak kılsın. Çünkü iyi örneklerin çoğalması, yalnızca bir şehrin değil bütün ülkenin kazancıdır.</p>
<p>Üniversite yıllarında işletme okurken aslında gönlüm kamu yönetimindeydi. Israrla o bölümü okumak istemiştim. Fakat "Sen sayısalsın." denilerek tercihlerime müdahale edildi. Oysa ilk okuduğum bölüm Büro Yönetimiydi ve sonrasında hayalim; yöneticiliğin sadece makam değil, vicdan, adalet ve insan sevgisi olduğunu öğrenmek ve öğrendiklerimi topluma aktarabilmekti.</p>
<p>Belki de bu yüzden siyaset ve sivil toplum çalışmalarına gönül verdim. Çünkü siyasetin kirlenen yüzünün karşısına hizmet odaklı, samimi ve insanı merkeze alan bir anlayışın çıkması gerektiğine inanıyordum.</p>
<p>Hayatım boyunca çalıştığım her kurumda aynı gerçeği gördüm. İster özel sektör olsun ister devlet kurumu, siz gerçekten liderlik vasfına sahipseniz başarınız kadar sizi engellemeye çalışanlar da artıyor. Önünüze çelme takanlar, iftira atanlar, emeğinizi küçümseyenler ve hatta sizi bulunduğunuz görevden uzaklaştırmaya çalışanlar mutlaka çıkıyor.</p>
<p>Düşünüyorum da bugün bu üç yöneticinin yaptığı hizmetleri sıradan bir memur yapmaya kalksa, belki de defalarca sürgün edilir. Çünkü toplum tarafından çok sevilmek, bazı insanların rekabet duygusunu harekete geçiriyor. Sevgi, haset duygusunun en büyük düşmanı oluyor.</p>
<p>Bugün onların rakipleri muhtemelen "Bu sevgiyi nasıl azaltabiliriz?" diye hesap yapıyordur. Çünkü samimiyetle kurulan gönül bağı, hiçbir propaganda çalışmasının ulaşamayacağı kadar güçlüdür.</p>
<p>Bunu sadece gözlem olarak söylemiyorum. Ömrüm bununla mücadele ederek geçti.</p>
<p>Hayatıma dönüp baktığımda bana en büyük düşmanlıkları edenlerin neredeyse tamamının, bir zamanlar beni çok seven insanlar olduğunu görüyorum. İlk günden beri bana mesafeli olan kimse düşmanım olmadı. Tam tersine, dost bildiklerim menfaatleri zedelendiğinde ya da beni kendilerine rakip görmeye başladıklarında yollarını değiştirdiler.</p>
<p>Çocuklarımıza daha okul sıralarında rekabet öğretiliyor. Sonra iş hayatında aynı rekabet büyütülüyor. En sonunda bazı insanlar başarıya ulaşmanın yolunu kendini geliştirmekte değil, karşısındakini yıkmakta arıyor.</p>
<p>İftira, dedikodu, karalama, inkâr, kul hakkı, rızıkla oynama…</p>
<p>Ne yazık ki bütün bu yanlışlar, başarıya giden yol sanılıyor.</p>
<p>Oysa unutulan çok önemli üç kavram var: Samimiyet, vefa ve empati.</p>
<p>Bazen kendi hayatımı düşündüğümde, şartlar farklı gelişseydi belki bugün bir kaymakam, bir vali ya da uzun yıllar siyaset yapmış bir belediye başkanı olabilirdim diye aklımdan geçiriyorum. Tıpkı hizmetleriyle gönüllerde yer edinen kadın belediye başkanları gibi garibanın, mağdurun, kadının, yetimin, öksüzün ve savaş mağdurlarının sesi olmayı isterdim.</p>
<p>Elbette bunun da bir bedeli olurdu. Seven kadar sevmeyen de olurdu.</p>
<p>Çünkü insan için mücadele eden herkes, birilerinin düzenini mutlaka bozar.</p>
<p>Bir gerçeği daha öğrendim. Makam sahibi olduğunuzda size doğrudan saldırmaya cesaret edemeyenler, önce iltifatlarla yaklaşırlar. Çevrenize girerler. Dostlarınızı kazanmaya çalışırlar. Sarmaşığın bir çınara dolandığı gibi etrafınızı sararlar. Sizi taklit eder, yaptıklarınızı yapmaya çalışırlar.</p>
<p>Fakat gözden kaçırdıkları çok önemli bir gerçek vardır.</p>
<p>Samimiyet taklit edilemez.</p>
<p>Çünkü samimiyet bir rol değildir. İnsan bunu ses tonundan, bakıştan, tebessümden, hatta sessizlikten bile hisseder. Kalpler, gösteriş ile hakikati birbirinden ayıracak kadar güçlüdür.</p>
<p>İşte bu yüzden makamlar gelip geçer, unvanlar değişir, koltuklar el değiştirir.</p>
<p>Fakat gönüllerde kurulan tahtın bir seçim tarihi yoktur.</p>
<p>Gerçek liderleri farklı kılan da tam olarak budur.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Aileyi Ayakta Tutan İlim, Medeniyeti Ayakta Tutan Vicdandır</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/aileyi-ayakta-tutan-ilim-medeniyeti-ayakta-tutan-vicdandir</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/aileyi-ayakta-tutan-ilim-medeniyeti-ayakta-tutan-vicdandir</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 03 Jul 2026 00:07:03 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir medeniyetin gerçek gücü, gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil; aile kurumunun sağlamlığı, ilme verdiği değer ve insan onuruna gösterdiği hürmetle ölçülür. Çünkü aile, insanın karakterinin şekillendiği ilk mekteptir. Orada öğrenilen sevgi, saygı, merhamet ve adalet, bir milletin geleceğini inşa eder. İşte bu sebeple aileyi korumak, aslında sadece bir kurumu değil; bir medeniyetin ruhunu korumaktır.</p>
<p>Devletimizin 2026-2035 dönemini "Aile On Yılı" ilan etmesi de bu gerçeğin güçlü bir ifadesidir. Aileyi güçlendirmeye yönelik her çalışma, geleceğin daha huzurlu ve daha sağlam temeller üzerinde yükselmesine yapılan bir yatırımdır. Ancak aileyi korumak sadece ekonomik desteklerle veya sosyal projelerle mümkün değildir. Bunun yolu, ilmi, ahlakı ve vicdanı aynı potada buluşturabilmekten geçer.</p>
<p>Bugün üniversitelerde kadın, aile ve toplum üzerine yapılan akademik çalışmalar bu bakımdan büyük önem taşımaktadır. Çünkü bilim, yalnızca bilgi üretmez; doğru politikaların, sağlıklı aile yapısının ve toplumsal huzurun da yolunu açar. Aile üzerine söylenen her nitelikli söz, yapılan her bilimsel araştırma, aslında yarının daha güçlü Türkiye'sine bırakılan sessiz ama çok kıymetli bir mirastır.</p>
<p>Ne var ki bu noktaya kolay gelinmedi.</p>
<p>Yakın tarihimiz, inançları sebebiyle eğitim hakkından mahrum bırakılan, mesleklerinden uzaklaştırılan ve hayalleri ertelenen binlerce kadının sessiz mücadelesine şahit oldu. 28 Şubat sadece siyasi bir süreç değildi; birçok insan için umutların askıya alındığı, gençliğin bekleyişe mahkûm edildiği ve ailelerin büyük imtihanlardan geçtiği bir dönemdi.</p>
<p>Başörtüsü taşıyan nice genç kız, üniversite kapılarında bekletildi. Nice anne, evladının okuyabilmesi için gözyaşı döktü. Nice aile, çocuklarının geleceği uğruna ağır bedeller ödedi. Fakat bütün bu zorluklara rağmen vazgeçilmeyen iki değer vardı: İnanç ve ilim.</p>
<p>Çünkü bilgiye ulaşmanın engellenebileceği düşünüldü; fakat öğrenme azmi engellenemedi.</p>
<p>Diplomalar gecikti ama emek kaybolmadı.</p>
<p>Kapılar kapandı ama umut hiçbir zaman kapanmadı.</p>
<p>Bugün akademik kürsülerde görev yapan, bilim üreten, topluma rehberlik eden birçok isim, aslında o zor yılların sessiz kahramanlarıdır. Onların başarıları sadece kişisel bir kariyer hikâyesi değildir; sabrın, inancın ve azmin zaferidir.</p>
<p>Kadın ve aile üzerine yapılan her akademik çalışma da bu nedenle sıradan bir bilimsel faaliyet olarak görülemez. Bu çalışmalar, aileyi güçlendiren, toplumsal huzuru besleyen, kültürel değerleri koruyan ve gelecek nesillere sağlam bir istikamet çizen önemli birer medeniyet hizmetidir.</p>
<p>Unutmamalıyız ki güçlü aileler tesadüfen oluşmaz. Güçlü aile; adaletle büyüyen çocuklarla, fedakâr annelerle, sorumluluk sahibi babalarla ve ilimle yoğrulmuş bir toplumla mümkündür. Böyle bir toplum ise sadece bugünü değil, yarını da inşa eder.</p>
<p>Medeniyet dediğimiz büyük yapı; önce evlerde başlar. Bir annenin duasında, bir babanın emeğinde, bir çocuğun aldığı terbiyede filizlenir. Eğer aile zayıflarsa toplum çözülür; toplum çözülürse medeniyet de ayakta kalamaz.</p>
<p>Bu sebeple aileyi korumak sadece sosyal bir politika değil; tarihimize, kültürümüze ve geleceğimize sahip çıkmaktır. İlmi desteklemek ise yalnızca akademisyen yetiştirmek değil; vicdan sahibi nesiller yetiştirmektir.</p>
<p>Çünkü geleceğe bırakılacak en büyük eser; beton yapılar değil, sağlam karakterli insanlar ve onların kuracağı güçlü ailelerdir. Güçlü ailelerin yükseldiği yerde ise adalet, huzur ve medeniyet daima yaşamaya devam edecektir.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kaybettikten Sonra Değil, Yanındayken</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/kaybettikten-sonra-degil-yanindayken</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/kaybettikten-sonra-degil-yanindayken</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 01 Jul 2026 01:03:52 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatın bize öğrettiği en acı gerçeklerden biri şudur: İnsan, sahip olduklarının değerini çoğu zaman onları kaybettikten sonra anlıyor.</p>
<p>Henüz büyük bir kayıp yaşamamış olanlar; günlük telaşların, kırgınlıkların, hırsların ve küçük hesapların içinde ömür tüketiyor. Oysa bir gün geliyor, toprağa sadece bir tabut değil; umutlarınızı, alışkanlıklarınızı, sesini özleyeceğiniz bir nefesi de bırakıyorsunuz.</p>
<p>İşte o gün, dün sizi kahreden meselelerin aslında hiçbir anlam taşımadığını fark ediyorsunuz.</p>
<p>Çünkü ölüm, bütün hesapları susturan tek gerçektir.</p>
<p>İnsan, sevdiğini kaybettiğinde yalnızca bir insanı yitirmiyor. Birlikte güldüğü günleri, kurulmamış hayalleri, yarım kalan cümleleri ve en önemlisi kendinden bir parçayı da toprağa emanet ediyor.</p>
<p>Asıl acı ise mezarlıktan döndükten sonra başlıyor.</p>
<p>Çünkü hayat devam ediyor ama siz aynı insan olarak dönemiyorsunuz.</p>
<p>Bir de bu ağır yükü taşırken, acınıza ortak olmak yerine omuzlarınıza yeni yükler yükleyen insanlar çıkıyor karşınıza.</p>
<p>İşte o zaman insan kendi kendine soruyor.</p>
<p>Bizi hayattan soğutan, sevdiğimizin yokluğu mu; yoksa acımızı bile anlayamayan vicdansızlık mı?</p>
<p>Empati kurmak bu kadar zor olmamalı.</p>
<p>Bir başkasının gözyaşını küçümsemek, yasını hafife almak, acısını görmezden gelmek... Bunlar sadece nezaket eksikliği değil; insanlığın sessizce eksilmesidir.</p>
<p>Ölüm, dışarıdan anlatıldığı kadar kolay değildir.</p>
<p>Sevdiğiniz insanın nefes almak için çırpındığını görmek...</p>
<p>Gözlerinizin önünde renginin soluşuna şahit olmak...</p>
<p>Elinizden hiçbir şey gelmeden onu hayata tutmaya çalışmak...</p>
<p>Bu görüntüler zamanla unutulmuyor. İnsan yalnızca onlarla yaşamayı öğreniyor.</p>
<p>Ve o gün anlıyorsunuz ki; hayatta en kıymetli şey para, makam ya da başarı değilmiş.</p>
<p>En büyük servet, "Bugün sevdiklerim yanımda." diyebilmektir.</p>
<p>Şu gerçeği de kimse unutmamalı...</p>
<p>Bugün başkasının yaşadığı acı, yarın bizim kapımızı çalabilir.</p>
<p>Hiç kimsenin ölüm karşısında bir ayrıcalığı yok.</p>
<p>Hepimiz aynı dünyanın yolcusuyuz ve hepimiz bir gün aynı imtihanın önünde duracağız.</p>
<p>Belki de bu yüzden birbirimize bırakabileceğimiz en büyük miras; merhametli bir yürek, kırılmamış bir kalp ve zamanında söylenmiş güzel sözlerdir.</p>
<p>Evet...</p>
<p>Yaşananlar bir imtihandı.</p>
<p>Takdir ilahiydi.</p>
<p>Sabırla kabullenmeye çalışıyoruz.</p>
<p>Ama insan bazen sadece sevdiğini değil, eski hâlini de kaybediyor.</p>
<p>Bir daha eskisi gibi gülemiyor...</p>
<p>Eskisi kadar güvenemiyor...</p>
<p>Hatta bazen yaşadığı dünyanın adaletine bile inanmakta zorlanıyor.</p>
<p>Halk arasında sıkça söylenen bir söz vardır:</p>
<p>"Allah en çok sevdiğini alır."</p>
<p>Bu cümle, acının en derin yerinde insana hem teselli olur hem de yüreğini dağlar.</p>
<p>Ben de zaman zaman kendi kendime şu cümleyi kurarken buluyorum.</p>
<p>"Keşke en çok bana kötülük edenleri sevseydim..."</p>
<p>Sonra düşünüyorum...</p>
<p>Belki de insanı gerçekten ayakta tutan şey, acının kendisi değil; o acıya rağmen vicdanını, merhametini ve insanlığını kaybetmemesidir.</p>
<p>Çünkü ölüm, hayatın sonu olabilir.</p>
<p>Ama merhametin ölmesi...</p>
<p>İşte asıl felaket odur.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sadece Dinlemek Yetmez</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/sadece-dinlemek-yetmez</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/sadece-dinlemek-yetmez</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 27 Jun 2026 13:33:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl 26 Haziran geldiğinde, uyuşturucuyla mücadeleye dair açıklamalar yapılır, farkındalık mesajları paylaşılır, istatistikler konuşulur. Ancak bu yıl sokaklarda farklı bir ses yükseldi.<br>Türkiye'nin dört bir yanından gelen aileler, evlatlarının sessiz çığlığını duyurabilmek için kilometrelerce yol kat etti. Kimi içindeki yorgunluğu, feryadı taşıdı, kimi gözyaşı döktü, kimi de Genel Merkezde Cumhurbaşkanına ulaştırılmak üzere umutlarını birkaç satırlık forma sığdırmaya çalıştı.</p>
<p>Aslında hepsinin söylediği cümle aynıydı.<br>"Bizi dinlemeniz yetmiyor, bize uzanacak bir el istiyoruz."</p>
<p>Bağımlılık artık yalnızca bir güvenlik meselesi değildir. Bu sorun, bir evin huzurunu, bir annenin uykusunu, bir babanın umutlarını ve bir gencin geleceğini aynı anda elinden alan toplumsal bir afete dönüşmüştür.</p>
<p>Yıllarca televizyon ekranlarında başarılı operasyonlar izledik. Sokak satıcılarına yönelik baskınlar, ele geçirilen uyuşturucular, narkotik ekiplerinin fedakârca mücadelesi... Elbette bunlar son derece kıymetlidir. Ancak madalyonun diğer yüzünde her geçen gün çoğalan bağımlılar, çaresizlik içinde bekleyen aileler ve sentetik maddelerin hızla değişen tehlikeli yüzü bulunmaktadır.</p>
<p>Bugün sentetik uyuşturucular, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de gençleri hedef almaktadır. Üstelik bu maddeler yalnızca kullanan kişiyi değil; ailesini, çevresini ve toplumun güvenliğini de derinden etkilemektedir. Maddeye ulaşmak için başlayan çaresizlik, zamanla suç örgülerini besleyen yeni halkalara dönüşebilmektedir.</p>
<p>Bu nedenle bağımlılıkla mücadele sadece emniyet güçlerinin omuzlarına bırakılabilecek bir görev değildir. Eğitimden sağlığa, aile politikalarından yerel yönetimlere, medyadan sivil toplum kuruluşlarına kadar herkesin ortak sorumluluk üstlenmesi gereken millî bir mücadeledir.</p>
<p>Bağımlı birey, çoğu zaman sadece maddeyle savaşmıyor; yalnızlıkla, değersizlik duygusuyla, travmalarıyla ve umutsuzlukla da mücadele ediyor. Onu yeniden hayata kazandıracak olan şey ise yalnızca tedavi değil; kabul görmek, anlaşılmak ve yeniden umut edebilmektir.</p>
<p>Unutmamalıyız ki bağımlılığı önlemek, bağımlıyı dışlamakla değil; ona ulaşmakla mümkündür.</p>
<p>Bugün sokaklarda yürüyen aileler aslında yalnız kendi evlatları için değil, yarının çocukları için seslerini yükselttiler. Çünkü biliyorlar ki bu ateş, düştüğü yeri yakmakla kalmıyor; zamanla bütün toplumu etkisi altına alıyor.</p>
<p>26 Haziran bir takvim yaprağından ibaret olmamalıdır. Bugün verilen sözler yarın unutulmamalı; mücadele bir güne değil, yılın her gününe yayılmalıdır.</p>
<p>Çünkü kurtarılan her genç, yalnızca bir hayat değildir. Kurtarılan bir aile, yeniden yeşeren bir umut ve geleceğe bırakılmış en değerli mirastır.</p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kırıldığın Yerden Kırılmak;  Bir Çaresizlik ve İnsanlık Muhasebesi</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/kirildigin-yerden-kirilmak-bir-caresizlik-ve-insanlik-muhasebesi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/kirildigin-yerden-kirilmak-bir-caresizlik-ve-insanlik-muhasebesi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 26 Jun 2026 22:03:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Hayatın en çıplak, en acımasız gerçeğiyle nerede yüzleşir insan? Ne lüks salonlarda ne de başarı kürsülerinde... Çaresizliğin ne olduğunu, insan bir hastane koridorunda bir de bir mezarlık başında öğrenir. Duvarları yumruklarsınız, beyniniz patlarcasına bir çıkış yolu ararsınız ama nafile... Gözlerinizin önünde en sevdiğiniz, canınızdan bir parça erir gider. Çare olur umuduyla en uzağa bile koşarsınız da, sonunda onu kendi ellerinizle kara toprağa verdiğinizde geriye sadece ciğerden kopan acı bir "ah" kalır.</p>
<p>​Üstelik hayatın bu en ağır imtihanında sırtındaki yük yetmezmiş gibi, insan bir de çevresindeki narsist ağırlıklarla baş başa kalır. Acıyı hafifletmek, yükü paylaşmak yerine faturayı ağırlaştıranlar... İçteki fırtınayı görmeden, üstenci bir tavırla "Psikolojin bozulur, bir doktora git" diyerek güya yol gösterenler... İnsanın böyle anlarda onlara sadece şunu söyleyesi gelir.</p>
<p>"Aynısını senin de yaşadığın gün geldiği zaman anlarsın psikolojinin nasıl olduğunu!"</p>
<p>​Empatiden yoksun, anlamak istemeyen her yüreğe bir gün bu acı elbet uğrar; hayatta kaçış yoktur. Ancak insan, canı yana yana da olsa insanlığı elden bırakmamalıdır. Bu zorlu süreçlerde yanında olanı da olmayanı da, en çok da "dost" bilip sarıldıklarının açtığı derin yaraları ise zihnine bir ibret vesikası olarak kazımalıdır.</p>
<p>​Umudun Bittiği Yerde Modern Tıp da Sınıfta Kalır<br>​Aylarca süren hastane nöbetlerinde gözlemlenen en net gerçek şudur: Hastalar umudunu kaybettiğinde, yaşamaya dair moralleri bittiğinde, işte o an mücadeleden pes ederler. Tıpkı bir büyüğün son anlarında dediği gibi: "Çok hastanede yattım iyileştim ama bu sefer kalkmazına yatırdı Allah..."</p>
<p>​İnsanı da, organları da bitiren tek şey umutsuzluğa teslim olmaktır. Oysa inanç, "Tevekkül et, bana teslim ol" der. Hal böyleyken bir hastaya, "Bu hastalığın tedavisi yok, kurtulan da yok" diyen bir hekim, sadece bir teşhis koymuş olmaz; o insanın bütün yaşama sevincini ve umudunu elinden alır. Modern tıp, ruhu ve inancı hesaba katmadığı bu noktada maalesef sınıfta kalmaktadır.</p>
<p>​Son ana kadar "Her derdin bir çaresi vardır" diyerek inanmak, dünyada tek bir umut ışığı dahi olsa onun peşinden çırpınmak, refakatçinin en asil görevidir. Fakat bu yalnız mücadeleyi herkes sadece izler. Kimisi kucaklayıp "Rabbine sığın" diyerek omuzlardaki yükü hafifletir; kimisi ise yaşanan dramlar yetmezmiş gibi kendi egosunu parlatmanın, menfaatinin ve eğlencesinin peşine düşer. En ufak şeyleri bahane edip acılı insanların üzerine giderler. Pamuk ipliğine bağlı bir direnç kalmışken, sırf kendilerini iyi hissetmek, içlerindeki zehri kusup rahatlamak için manipülasyonlarına devam ederler.</p>
<p>​"İyilik" Maskeli Esaret<br>​İnsanı ne para ne zenginlik ne de geniş çevreler mutlu eder; insan sadece ve sadece anlaşılmak ister. Empati bekler. Bir kısırdöngünün, narsist eylemlerin içinde ezilmek istemez. Yapılan bir iyiliğin ardından, beklentiler karşılanmadı diye trip atmak, karşı tarafı kötü hissettirmek, "Ben senin yanındaydım" diyerek çevreye karşı algı yönetimi yapmak ve psikolojik baskı kurmak yürekleri daha çok yormaz mı? İnsana, "Keşke hiç yanımda olmasalardı" dedirtmez mi?</p>
<p>​Şairin dediği gibi;<br>​Toprak oldum çamurlara karıldım<br>Kerpiç oldum duvarlara örüldüm<br>Ben bu hayatın çilesinden yoruldum...</p>
<p>​Hayat boyunca sevdiklerimizi kayırmaktan, incinmesinler diye alttan almaktan yorulmadık mı? Kim en ufak bir iyilik yaptıysa ona borçlanmış hissettik. "Beni mutlu etti, ben de ona bir güzellik yapayım" denilen her insan, o yaptığı iyiliğin getirdiğini düşündüğü hakla, başkalarının özel hayatına müdahale etme hakkını kendinde buldu. Yasaklar, sürekli uyarılar ve tenkitlerle insanları ezdiklerinin farkına bile varmadılar.</p>
<p>​İlahi Terazi Şaşmaz<br>​Fakat unutulan bir şey var; dünya, muazzam bir adil denge üzerine kurulmuştur. Yaradan, hesabı ahirete bile bırakmadan, bu dünyada dökülen gözyaşlarının, alınan ahların ve çiğnenen kul haklarının hesabını sorar. Zalimi ve kalpsizi, tam da kırdığı yerden kırar.</p>
<p>​Herkesin kendine göre küçük, hesapçı, bencil planları varken; yüce Yaradan’ın da bir hesabı olduğu unutulmamalıdır. Kul unutur ama kader unutmaz. Herkes yaşattığını yaşayacağı o güne doğru yürümektedir.<br><br></p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bir Evladın En Büyük Lüksü Baba Kucağı</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/bir-evladin-en-buyuk-luksu-baba-kucagi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/bir-evladin-en-buyuk-luksu-baba-kucagi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 03:06:23 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Geçtiğimiz hafta sonu sokaklar, birbirine zıt gibi görünen ama tam merkezinde insan ruhunu barındıran iki büyük dalganın kesişim kümesiydi. Bir yanda geleceklerini üç beş saate sığdırmaya çalışan gençlerin YKS maratonu, diğer yanda ise takvimlerin sessizce fısıldadığı Babalar Günü.</p>
<p>Okul önlerindeki o heyecanlı kalabalığı izlerken, şairin "Babanın prensesidir narin kızları..." dizeleri canlandı zihnimde. Ancak o demir kapıların ardındaki manzara, bu dünyanın en görkemli ama en ağır mirasını; yani nereye giderse gitsin insanın arkasından yürüyen o temiz baba itibarını ve onun eksikliğini tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyordu.</p>
<p>​Okul bahçelerindeki sosyolojik gerçeklik, toplum olarak nereye doğru evrildiğimizin sessiz bir kanıtı gibiydi. Bazı çocuklar şanslıydı; sağında annesi, solunda babasıyla adımlıyordu o heyecanlı yolları. Bazıları ise sadece annesiyle gelmişti; ayrılığın yükünü tek başına sırtlayan, hem anne hem baba olan o güçlü kadınların elleri, çocuklarının yüreğinden daha çok titriyordu. Aileyi dişi kuşun yaptığı doğruydu, evet; ama o kuşun fırtınalarda sığınacağı koca bir dağa, yani bir babaya ihtiyacı yadsınamaz bir gerçekti.</p>
<p>​Tam da bu yüzden kalbimi en çok acıtan, kalabalığın içinde tek başına, sırt çantasıyla kimsesiz gibi sınava gelenlerin ya da dedesinin elini tutmuş genç yüreklerin o "gıptayla bakan" buruk gözleri oldu. Çünkü bir genç kızın veya bir delikanlının gözlerinde o an umutsuzluk görüyorsanız bilirsiniz ki; ya arkasında yaslanacak bir çınarı yoktur ya da o çınar yerindedir ama gölge etmeyi unutmuştur. Gücü tükenen çocuğun sığınacak bir baba kucağı yoksa, hayat onun için o sınav salonundan çok daha önce zorlaşmıştır.</p>
<p>​Oysa baba kelimesi sadece kuru bir otoriteyi değil; saygıyı, sevgiyi ve en çok da karşılıksız fedakarlığı barındırır. Özellikle bir kız çocuğu için baba; arkasını yasladığı, asla yıkılmayacağını bildiği koca bir dağ, hayatın dalgalarına karşı sığındığı ilk ve son limandır. Öğretmenine kırılıp ağlayan kız çocuğunun gözyaşı babanın yüreğine akar; anne mutfaktan kovaladığında, sığınılacak ilk güvenli bölge yine babanın kucağıdır. Kız çocukları büyürken hep babaları gibi bir eş hayal eder; erkek çocuklar ise babaları gibi bir kahraman olmayı düşler. Bir de sırtını dayadıysa, o baba evladının en büyük kahramanı olur.</p>
<p>​İşte bu yüzden, zor şartlarda geçim mücadelesi verirken bile evladına hissettirmeden dünyaları sunmaya çalışan, yemeyip yediren, giymeyip giydiren tüm babalar bu hayatın gerçek kahramanlarıdır. Sadece kan bağıyla bağlı olanların değil; eşinden ayrılıp tek başına evlat büyüten, hem ana hem baba olan o fedakar yüreklerin ve "baba" kelimesinin içini saygıyla, sorumlulukla doldurabilen herkesin günü kutlu olsun.</p>
<p>​Bir evladın en büyük lüksü, sırtını dayadığı dağın ona güvenmesidir. Evladına paradan ve puldan daha değerli olan o temiz "itibarı" miras bırakabilen, gölgesiyle bile evladını koruyan tüm güzel yüreklere selam olsun. Vesselam</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kıyıya Vuran Lavlar;  Bir Annesizlik Coğrafyası</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/kiyiya-vuran-lavlar-bir-annesizlik-cografyasi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/kiyiya-vuran-lavlar-bir-annesizlik-cografyasi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 20 Jun 2026 10:06:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Kırk günü geçti. Gözlerimdeki yorgunluk ne uykusuzluktan ne de hayattan; sadece gördüklerimi, yaşadıklarımı taşımaya mecali kalmadı artık. İnsan kırk günde bir yokluğa alışır sanıyorlar, oysa zaman geçtikçe o devasa boşluğun derinliği daha çok acıtıyor insanın içini.</p>
<p>​Hani başında nöbet beklerken bazen dünyaya sığamaz, "Anne şu hortumu kenara çek de bağrında biraz yatayım" derdim ya; bu yaşta öpe öpe, mis gibi sarıla sarıla ana kucağında uyukladığım o günlerim meğer ne büyük bir zenginlik olduğunu şimdi anlıyorum. Hayat, en büyük servetimizi bizden aldığında öğretiyor fakirliği.</p>
<p>​Son sekiz ayı düşünüyorum; hastane merdivenlerinde, o soğuk koridorlarda kıyıya köşeye dökülen gözyaşlarını, o çaresiz çırpınışları... Ne gündüzüm gündüzdü ne gecem gece. Annemin başucunda, elimizde telefonla internette bir çare, bir doktor, bir mucize arayarak geçen uykusuz nöbetler... Biz onunla el ele tutuşup, "Allah kalbimizde, bize kimse bir şey yapamaz. O 'Ol' der ve olur, bir mucize nefes gelir" diye zikirler çekerken, meğer zaman en amansız düşmanımızmış.</p>
<p>​O amansız günlerde bile ana yüreğinin karşılıksızlığı tokat gibi çarptı yüzüme. Bezini bile değiştirmeye gücü yetmeyen o kadın, benim koltukta sızıp kaldığımı görünce nereden bulduğunu bilmediğim bir güçle kalkıp, kendi üstündeki battaniyeyi üzerime örtmüştü. Nefes almaya gücü yetmeyen, anında moraran bir can, yine evladı üşüyecek diye canını hiçe sayıyordu. Anne kelimesi işte bu yüzden kutsal, bu yüzden cennet kokulu.</p>
<p>​Yoğun bakım kapısının bir dili olsa da konuşsa... Orada ne ağıtlar yakıldı, ne şiirler yazıldı. Annem, ciğerinin ilacını bulamayan doktorlara inat, inci gibi diziyordu şiirleri ardı ardına:<br>“Hastane kapısında elma ağacı,<br>Kimisi acı kimisi tatlı,<br>Doktorlar da bulamadı ciğerimin ilacını<br>Söyleyin dostlar ne diyeyim…"</p>
<p>Ben o şiirleri videoya çeker, koridora çıkıp ağlar, yüzümü yıkar ve içeri tekrar "Altın kızlar, ne yapıyoruz sabaha kadar?" diyerek güçlü bir maskeyle dönerdim. Çünkü bilirdim; ben yıkılırsam, o da umudunu kaybedecek.</p>
<p>​Şimdi modern tıp, gerçekleri hastanın yüzüne doğrudan söylüyormuş. Anneme de söylediler. Ama o gün bugündür içindeki o büyük teslimiyetle bizi teselli eden hep yine o oldu. "Korkmuyorum, Allah’ıma kavuşacağım, ağlamayın" diyerek bize o sakinliği aşıladı.</p>
<p>​En büyük pişmanlığım ne biliyor musunuz? Yoğun bakımın o soğuk makineleri arasında onu yalnız bırakmak. Şimdiki aklım olsa, o yoğun bakım odasına kilim serer yerde yatar, yine de elini bırakmazdım. Mezarında onu ilk kez tek başına, o sorgu melekleriyle baş başa bıraktığım an anladım ki; arkanda bir aşiretin de olsa, eşin dostun da olsa, doğarken yalnız ağladığın gibi ölürken de yapayalnız teslim oluyorsun Yaradan’a. Kan alınırken iğne batıyor diye içi sızlayan ben, onun o can sızısını toprağa teslim etmenin teslimiyetini yaşadım.</p>
<p>​"Cenazeye dokunamam" derdim hep. Oysa o an öyle bir sarılıyor, öyle bir kokluyorsun ki... Ne kadar öpsen kâr, ne kadar koklasan kâr diyorsun; çünkü biliyorsun ki bu anın bir daha telafisi yok. Birdaha sarılacağın, göğsünde uyuyacağın bir annen olmayacak. Sonrasızlığın deposunu yapar gibi öptüm onu.</p>
<p>​Bugün sosyal medyada "Çok mutluyum, şurada eğleniyorum, buradayım" diye hayatlarını sergileyenleri hüsranla izliyorum. Eskiler, "Anneler Günü'nü sessiz anın, annesiz bir çocuk görür de içi burulur" derlerdi. Ne asil bir düşünce... Elbette bu ölüm her eve girecek, ben ağlarken birileri gülmeye devam edecek.</p>
<p>​Ama yine de naçizane bir köşe yazarı kelamı olarak şunu söylemek isterim: İçinizden mutlu olmak geçiyorken hakkını vererek mutlu olun, sevdiklerinizin kıymetini bilin. Çünkü bir gün o en sevdiğinizi kaybettiğinizde, bir daha asla "eski siz" olamayacaksınız.</p>
<p>​Annem, evlatları için 50 yıl boyunca kendini bir an bile düşünmeden kadınlığını, analığını, yuvasını koruyan bir melekti; kanatlarını taktı ve emanetini teslim etti.<br>Mekanın cennet, ruhun şad olsun annem. Elim toprağında, kalbim hep seninle...</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gösteri Çağında Çocuk Olmak: Mezuniyet Ritüellerini Pedagojik Özüne Döndürmek</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/goesteri-caginda-cocuk-olmak-mezuniyet-rituellerini-pedagojik-ozune-doendurmek</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/goesteri-caginda-cocuk-olmak-mezuniyet-rituellerini-pedagojik-ozune-doendurmek</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 17 Jun 2026 20:49:33 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Eskiden mezuniyet törenleri, bir eşiği başarıyla atlayan çocuğun o duru sevincini paylaştığımız sade günlerden ibaretti. Bugün ise bazı törenlere baktığımızda sahnenin ortasında öğretmenin devleştiği, kameranın arkasında velinin performans sergilediği, çocuğun ise adeta şatafatlı bir dekor unsuruna dönüştüğü bir illüzyona tanıklık ediyoruz. Bu durum, çocuk merkezli olması gereken bir kutlamanın, farkında olmadan yetişkin dünyasının beklentilerine ve narsisizmine hizmet etmesi riskini doğuruyor.</p>
<p>​Eğitim hayatının her basamağını abartılı ve dramatik ritüellerle yüceltmek, başarı kavramının içini boşaltırken çocukları da erken yaşta bir performans kültürünün parçası haline getirebiliyor. Öğretmen eğitici rolünden, veli ise sadece çocuğunun sevincine ortak olan o güvenli liman konumundan uzaklaştığında; çocuk, sosyal medya içeriği üretmek için kullanılan sevimli bir figüre indirgenme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Freud’un narsisizm, Bourdieu’nün ise "sembolik sermaye" olarak tanımladığı durum tam da burada hayat buluyor: Çocuğun kepi, cübbesi ya da sahnedeki abartılı gözyaşları, bazen yetişkinlerin toplumsal statü ve "en iyi ebeveyn/öğretmen benim" imajını tahkim etmek için kullandığı birer enstrümana dönüşebiliyor.</p>
<p>​Peki, bu tıkanıklığı nasıl aşabiliriz? Dijital çağın getirdiği bu "gösteri pazarını" yeniden "eğitim kültürüne" nasıl tahvil edebiliriz? İşte hem veliler hem de öğretmenler bazında atabileceğimiz yapıcı adımlar:</p>
<p>​1. Veliler: Dijital Vitrinlerden Gerçek Paylaşımlara<br>Toplumdaki sosyo-ekonomik sarsıntılar ve sınıf atlama arzusu, ebeveynleri bazen çocukları üzerinden bir "simülasyon dünyası" kurmaya itebiliyor. Evinde kitapla, sanatla, derinlikli sohbetlerle bağ kuramayan modern çağ velisi, bu eksikliği mezuniyetlerdeki şatafatla kapatmak isteyebiliyor. Çocuğunun başarısı ebeveynin dijital performans raporuna dönüştüğünde, orada koşulsuz sevgiden ziyade bir teşhir göze çarpıyor. Daha da üzücü olanı, bu törenlere bütçesi yetmeyen ya da bu gösterişe ortak olmak istemeyen ailelerin ve çocukların "uyum sağlayamama" gerekçesiyle akran zorbalığına veya sosyal dışlanmaya maruz kalmasıdır.</p>
<p>​Bu illüzyonu kırmak adına ebeveynler olarak başarının ölçütünü şatafatlı etkinliklerde değil; çocuğun edindiği insani değerlerde, merakta ve karakter gelişiminde aramalıyız. Mezuniyetleri birer lüks yarışına dönüştürmek yerine; her bütçeye uygun, tüm çocukları kucaklayan, mahremiyeti koruyan ve sosyal medyanın onayına muhtaç olmayan sade, doğayla iç içe ve paylaşım odaklı piknikler veya ortak veda etkinlikleri organize etmeliyiz.</p>
<p>​2. Öğretmenler: Popülizm Kıskacından Pedagojik Güvenceye<br>Ekonomik koşulların zorlayıcılığı ve rekabetçi eğitim piyasası, ne yazık ki bazı öğretmenleri sosyal medyayı kişisel bir pazarlama alanı veya özel ders/koçluk hizmetleri için bir "demo vitrini" olarak kullanmaya zorluyor. Bu durum, nitelikli öğretmenliğin çocuklara kazandırılan becerilerle değil, sene sonu yapılan şovların büyüklüğüyle ölçülmesine yol açıyor. "O sınıf bunu yapmış, bizim öğretmenimiz neden yapmıyor?" şeklindeki veli baskısı, işini hakkıyla yapan idealist öğretmenleri de bu popülist sarmalın içine çekiyor.</p>
<p>​Pedagojik sorumluluğun bir gereği olarak, öğretmenlerin öğrencilerini kendi kişisel sosyal medya hesaplarında birer reklam unsuru veya PR malzemesi gibi paylaşmaları, çocuğun üstün yararı ve dijital ayak izi güvenliği açısından kurumsal olarak sınırlandırılmalıdır. Okul yönetimleri, öğretmenleri bu tarz şovlarla değil; ürettikleri projelerle, çocukların sosyal-duygusal gelişimine yaptıkları katkılarla ödüllendiren bir iklim yaratmalıdır. Gerçek bir eğitimci, konuyu uzun vadeli bir kamu çıkarı olarak ele alır ve kuşakların sessiz bir emekle yetiştiğini bilir.</p>
<p>​3. Çocuklar: Yapay Travmalardan Doğal Çocukluğa<br>Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya yansıyan bir ilkokul mezuniyet töreninde, öğretmenin kurdelelerin ucuna bağladığı küçük çocukları elinde makasla, hıçkırıklar içinde "bağımızı koparıyoruz" diyerek ağlatması, pedagojik açıdan düşündürücüdür. İlkokul çağındaki bir çocuğun öğretmenine duyduğu saf sevgiyi, adeta bir gelinin evden çıkarılması gibi dramatize ederek toplumsal bir travma seansına dönüştürmek çocuk ruhunda derin yaralar açabilir. Aslen üniversite düzeyinde, rüştünü ispat etmiş yetişkinlerin başarısını simgeleyen kep ve cübbe ritüelinin anaokullarına kadar indirilmesi, çocukları erken yaşta kaldıramayacakları bir performance stresine sokmaktadır.</p>
<p>​Çocukluğun kendi hakikatine dönebilmesi için, törenlerin merkezine yetişkinlerin alkış açlığını değil, çocukların saf eğlencesini koymalıyız. Zorla ellerine verilen hediyeler, ezberletilmiş ağır konuşmalar yerine; çocukların gerçekten keyif alacağı beceri şenlikleri, kendi yaptıkları resimlerin sergileri, hep birlikte söylenen neşeli şarkılar ve oyunlar ön plana çıkarılmalıdır. Mezuniyet, bir ayrılık ve matem havasında değil; yeni bir başlangıcın heyecanı ve neşesiyle yaşanmalıdır.</p>
<p>​ Anlamı Yeniden İnşa Etmek<br>Bir öğretmen öğrencisinin önüne geçiyorsa orada eğitim değil ego; bir veli çocuğunu vitrin yapıyorsa orada sevgi değil teşhir; bir okul yönetimi buna çanak tutuyorsa orada eğitim kültürü değil gösteri pazarı vardır. "Yaşamla iç içe okul" ve "beceri temelli eğitim" modelini doğru uygulamak istiyorsak, çocukların ihtiyacının konfeti, abartılı dekorlar ve yapay gözyaşları olmadığını kabul etmeliyiz.</p>
<p>​Belki de artık sadece karne günlerini değil, o günlere ve törenlere bizim yüklediğimiz anlamları radikal ama şefkatli bir şekilde masaya yatırmanın zamanı gelmiştir. Okulu bir gösteri sahnesi olmaktan çıkarıp yeniden hayatın, samimiyetin ve öğrenmenin merkezi haline getirdiğimizde; çocuklarımız da sadece çocuk olmanın ve başarmanın duru hafifliğini yaşayabileceklerdir.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Elması Tenekeye Değişenler: Ahir Zamanda Aile ve Sadakat Ortamı</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/elmasi-tenekeye-degisenler-ahir-zamanda-aile-ve-sadakat-ortami</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/elmasi-tenekeye-degisenler-ahir-zamanda-aile-ve-sadakat-ortami</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 16 Jun 2026 12:47:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Bir büyüğümün o zarif ifadesiyle başlamak isterim söze: "İnsan, gönül bağı kurduğu kimselerin ahlâkından, dilinden ve ruh halinden nasiplenir. Dengine rast gelmek; yoldaşlıkta da dostlukta da, ömrün en ince lütfudur. Nice güzel huylu insan, yanlış yarenlikte solarken; bazıları bir dostun varlığıyla büsbütün yeşerir..."</p>
<p>​Gerçekten de dengine rast gelmek, hayatın bize sunduğu en büyük, en kusursuz nimettir. Sizi anlayan, koşulsuz seven, yüzünüzü iki avcunun arasına alıp gözleriyle sakınan; sizi hayatının merkezine koyup, iftarda siz eve gelene kadar ezan okunsa da  sofrada iftarını açmayan, hatta uyuya kalıp yine de aç bekleyen o vefalı eşlerin sayısı ne kadar azaldı, değil mi?</p>
<p>​İşte bu gerçek sevgiyi, o yüce sadakati tatmadığımız için, anlık heveslerle kapımızı çalanları marifet zannediyoruz. Kayıplarımızın acısıyla içimizde yanan ateşi, geçici arzularla söndürmeyi bir çıkış yolu sanıyoruz. Oysa hayat, ucuz maceralarla boşa geçirilemeyecek kadar kısa ve kıymetli.</p>
<p>​Bugün sizi hayatının merkezine alan, ailesinden fazla değer verip hizmetinizi eksik etmeyen, öksürdüğünüzde "Ateşin mi var?" diye bir bardak suyla başınızda biten bir eşin varlığı, o evdeki huzurun ta kendisidir. Sabah uyandığınızda yanınızda nefes alan o "can", hayatın gerçek anlamıdır.</p>
<p>​Elması Bırakıp Cafcaflı Jelatinlere Koşmak...<br>​Ne yazık ki insanoğlu, yanı başındaki elmasın kıymetini bilmek yerine; çocukların o cafcaflı, süslü jelatinli abur cuburlara koştuğu gibi, sonu hırs, şehvet ve entrika olan maceralara koşuyor. Sonra ne mi oluyor? Beden de ruh da kirlenince, "Organik olan şifadır" diyerek eski günlerin temizliğine, o saf özleme geri dönmeye çalışıyorlar. Ama nafile...</p>
<p>​Soruyorum size: Herkesin imrenerek baktığı, "Böyle bir eşim olsa dünyada en mutlu ben olurdum" diye iç çektiği ve sadece size ait olan o asil kadını/adamı kaybedip, herkesin olanın peşinden koşmaya değer miydi? Elindeki elması, sırf ulaşılması kolay diye tenekeyle takas etmeyi bir "başarı" sayıyorsak; buna olsa olsa vefasızlığı, ahlaksızlığı ve kaybetmeyi kazanma başarısı (!) diyebiliriz.</p>
<p>​Çünkü başarmak, zor olana sadık kalmaktır. Bugün toplumun "modernizm" kisvesi altında altını oyduğu, perişan ettiği şey tam olarak bu algıdır. Aşkı kavuştuğu anda şehvete kurban edenler, vuslatın bazen en derin yara olduğunu unutuyorlar. Basit insanları elde etmeyi bir zafer sananlar, aslında kendi bitmişliklerinin resmini çiziyorlar. Kalite ve asalet, her şeyden önce duruşta ve aile kavramına duyulan saygıdadır. Bugün herkes ailenin kutsallığını konuşuyor, ama ne acıdır ki kendi elleriyle o kutsallığın altına dinamit yerleştiriyor.</p>
<p>​"Aslan Aslanı, Domuz Domuzu Eş Seçer"...<br>​Yanınızdaki insan sizin karakterinizin aynasıdır. Aslan aslanı, domuz ise domuzu kendine eş seçer. Eşini gözünden kıskanmayan, sevdiğini namusu bilip sakınmayana bu topraklarda "adam" demek zordur.</p>
<p>​Bizim geleneksel ocak anlayışımızda aile en kutsal kaledir. Komşu kutsaldır, arkadaşın ya da tanıdığın eşi bize emanettir. Yanlış yapılmaz, yapılanın da cezası bu toplumun vicdanında çok ağır kesilir. "Ne yerseniz osunuz" derler ya; bugün mayamıza, kültürümüze yapılan sabote girişimleri tam da bu yüzdendir. Çünkü en sağlam kale Türk aile yapısı, Türk adet ve görenekleridir. Bu kaleyi yıkmak için her koldan saldırıyorlar.</p>
<p>​Bizim yaşıtlarımız çok iyi bilir; eskiden evlatlarımızı komşuya emanet edip giderdik. Şimdi hangi babayiğit evladını komşusuna güvenip de bakkala gidebiliyor? Şimdi hangi kadın, kızı varken rahatça evlenip o çocuğu yeni evine götürebiliyor? Ya da hangi kadın, kocasına güvenip bir kız arkadaşını evinde misafir edebiliyor?</p>
<p>​Bakın, can yakıcı bir örnek anlatayım: Bir hocanın öğrencisine nişanlısı tecavüz ediyor. Kızcağız ağlayarak hocasına sığınıyor. Kadın üzülüyor, teselli olsun, ailesi bu halde görmesin diye evini açıyor, "Toparlanana kadar bende kal" diyor. Bir müddet sonra ne oluyor biliyor musunuz? Hocanın kocası, o sığınan öğrenciyle kaçıp evleniyor!</p>
<p>​Bu Yangından Nasıl Çıkacağız?<br>​Şimdi sizlere soruyorum: Güvenin ve ahlakın bu kadar yerlerde süründüğü bir ahir zamanda, biz evimize nasıl misafir alacağız? Biz nasıl kız çocuk yetiştireceğiz? Nasıl örnek anne-baba olacağız? Bir anne, yarın evlatlarının yüzüne nasıl bakacak?</p>
<p>​Televizyonlardaki gündüz kuşaklarına, dizilerin içeriklerine bir bakın. Aile kavramını o kadar ucuzlattılar ki; kim kimin nesi, kim kimin kaçamağı belli değil. En acısı da, kiminin dini nikahın arkasına kendi işine geldiği gibi sığınması; kiminin ise "Eşim beni ihmal etti, beni aldatmaya itti" bahaneleriyle aile onurunu ve mahremiyetini hiçe sayması... Üstelik tüm bu ihanetlerin ardından boşanıp, o gayrimeşru hayatı yaşadıkları insanla evlenince, toplumun ve kendi sahte vicdanlarının gözünde "ak kaşık" gibi temizlendiklerini sanıyorlar.</p>
<p>​Gençlere gidip, "Neden evlenmiyorsunuz, neslimiz yaşlanıyor, bir çocuk sevin, onun tadı başka" dediğimizde aldığımız cevap tokat gibi: "Ben böyle daha huzurluyum, evlenecek kız da kalmadı erkek de..." Ne kadar acı bir söz, ne kadar karanlık bir gelecek kaygısı değil mi? "Güvenecek, koşulsuz sevecek eş yok" feryadı, aile kavramının getirildiği uçurumu gözler önüne seriyor.</p>
<p>​Üzgünüm ama kendi gelenek ve göreneklerimizi inkar ederek, eski aile yapımızdaki o köklü saygı ve sevgiyi yozlaştırarak, adına "batılılaşma" dediğimiz o sahte modernizme taparak bu zemini biz kendi ellerimizle hazırladık.</p>
<p>​Geçmişler ola... Tabii eğer hala titreşip özümüze dönmeye niyetimiz yoksa.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sahte Kimliklerin Köleleri, &amp;quot;Bir Şey&amp;quot; Olma Hırsından &amp;quot;Hiçliğin&amp;quot; Özgürlüğüne</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/sahte-kimliklerin-koeleleri-bir-sey-olma-hirsindan-hicligin-ozgurlugune</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/sahte-kimliklerin-koeleleri-bir-sey-olma-hirsindan-hicligin-ozgurlugune</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 11 Jun 2026 11:44:57 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Bugünün insanına "ahiret" dediğinizde ya da manevi bir hesaplaşmadan bahsettiğinizde, bunu çoğunlukla uzak bir geleceğin ya da soyut bir inancın konusu olarak görüp kulak ardı edebiliyor. Oysa kaçırdığımız çok büyük, çok çıplak bir gerçek var: İnsanın asıl sınavı ve ruhsal huzursuzluğu gelecekte değil, tam şu anda, kendi içinde yaşanıyor.</p>
<p>​Şöyle bir etrafınıza bakın; modern toplum mutsuzluk, umutsuzluk, haset, kibir ve bitmek bilmeyen bir başarısızlık korkusuyla kıvranıyor. Peki, ruhumuzu her gün sessizce kemiren bu hastalıkların asıl kaynağı ne?</p>
<p>​Ego ve Yapay Rollerin Savaşı...<br>​Tüm bu sancıların temelinde tek bir yanılgı yatıyor: İnsanın kendini hep "bir şey" zannetmesi ve sürekli bir yerlere gelme arzusu.</p>
<p>​Modern sistem bizden sürekli sergileyecek bir vitrin inşa etmemizi istiyor. Unvanlar, makamlar, sosyal medya takipleri, lüks tüketim nesneleri... Dünya, insanın yüzüne sahte kimliklerden oluşan yapay roller yapıştırıyor. İşin acı tarafı, bir süre sonra insan bu eğreti kimliği kendi gerçek yüzü zannediyor. Kendi ellerimizle yarattığımız ya da toplumun bize dayattığı bu görünmez zırhlar, bizi özgürleştirmek bir yana, kendilerinin kölesi ve bağımlısı haline getiriyor. Bu yapay kabuğu düşürmemek için daha çok hırslanıyor, daha çok eziliyoruz.</p>
<p>​En Büyük Güç: "Hiçlik" Makamı...<br>​İşte tam bu noktada, kadim bilgeliğin o en yüce makamı devreye giriyor: Hiçlik.</p>
<p>​Bunu en güzel anlatan, kulaklara küpe olması gereken eski bir Anadolu kıssası vardır.</p>
<p>​Bir milletvekili, bir kasabaya ziyarete gelir. Kasaba halkı onu karşılamak için davullu zurnalı, şaşalı bir törenle seferber olmuştur. Milletvekili bu ilgiden hayli hoşnut şekilde yürürken, kenarda bilge bir adamın onu hiç umursamadığını, kendi halinde takıldığını görür. Yanına giderek kibirle sorar:<br>— "Sen kimsin?"<br>Bilge adam gayet sakin cevap verir:<br>— "Hiç... Ben hiçim."<br>Bu cevap karşısında milletvekili şaşırır. Bu sefer bilge ona sorar:<br>— "Peki sen kimsin?"<br>— "Ben milletvekiliyim."<br>— "Peki, ondan sonra ne oluyorsun?"<br>— "Bakan olurum."<br>— "Ondan sonra ne oluyorsun?"<br>— "İşte başbakan olurum."<br>— "Ondan sonra ne olursun?"<br>— "İşte cumhurbaşkanı olurum."<br>— "Ondan sonra ne olursun?"<br>Milletvekili duraklar, düşünür ve:<br>— "Ondan sonra hiç," der, "hiç."<br>Bilge adam gülümser:<br>— "İşte ben senin geleceğin en son basamaktayım, yani hiç..."</p>
<p>​İşte hiçlik makamı tam olarak budur. İnsanın kendisini hiçbir dünyevi sıfatla karşılaştırmadan, dışarıdaki o sahte alkışlara aldanmadan kendi özünü bulmasıdır.</p>
<p>​Büyümenin En Sessiz Hali...<br>​İnsan, o sahte unvanların hiçbirine ait olmadığını anlayıp tüm yapay rollerden sıyrıldığında ve sadece "hiç" olduğunu kabul ettiğinde aslında en büyük gücü elde eder. Bu bir pes ediş değil, aksine muazzam bir uyanıştır. Çünkü insan "hiç" olduğunu kabul ettiği an beklentileri biter; başkalarının ne diyeceği korkusu, onaylanma ihtiyacı son bulur. Yapay görüntüler dağılır, rol yapmak zorunda kalmaz ve samimiyet başlar. Kaybedecek bir sahte kimliği kalmadığı için, hırsların yarattığı o görünmez hapishaneden parmaklıkları kırarak çıkar.</p>
<p>​Bu uyanış, insana modern dünyanın en çok muhtaç olduğu o erdemi kazandırır." Olgunluk."</p>
<p>​Olgunlaşmak, hayattaki her haksızlığa sessizce boyun eğmek demek değildir. Aksine; enerjini, zamanını ve o paha biçilemez huzurunu neye, kime vereceğini seçebilme becerisidir. Çünkü bazen kendini herkese anlatmaya, kendini kanıtlamaya çalışmak değil, ruhunu koruyabilmek büyümenin en sessiz, en asil halidir.</p>
<p>​Teslimiyetin Getirdiği Hafiflik...<br>​Unutmamak gerekir ki, hayattaki her savaş kazanılmaya değmez. Bazı savaşları ve insanları arkada bırakıp yola devam etmek, yenilgi değil; insanın kendine, vaktine ve yaratılış gayesine duyduğu saygının en net göstergesidir.</p>
<p>​"Hiç olmak", insanı egonun o omuzları çökerten ağırlığından kurtarıp hafifletir. Gerçek gücü; makamlarda, titrlerde, cüzdanlarda ya da maddiyatta değil, kendi özünde bulmasını sağlar. Günümüz insanının düştüğü bu derin buhrandan çıkış bileti; daha fazla "bir şey" olmaya çalışarak köleleşmek değil, sahte olan her şeyi elinin tersiyle itip o yüce "hiçlik" ve kabul makamına ererek ruhunu özgürleştirmektir.</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Göründüğü Gibi Olmayanların Bıraktığı Enkaz</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/goerundugu-gibi-olmayanlarin-biraktigi-enkaz</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/goerundugu-gibi-olmayanlarin-biraktigi-enkaz</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 11 Jun 2026 10:32:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan hayatının en büyük ihtiyaçlarından biri güvendir. İnsan, hayatın zorluklarıyla mücadele ederken sırtını yaslayabileceği samimi bir omuz, sözünün arkasında duran bir dost ve özüyle sözü bir olan insanlar arar. Çünkü hayat zaten yeterince ağırdır; geçim derdi, aile sorumlulukları, sağlık sorunları ve geleceğe dair kaygılar insanın omuzlarında büyük bir yük oluşturur. Fakat bütün bu yüklerden daha ağır olan bir şey varsa, o da güven duyduğunuz insanların aslında göründükleri kişi olmadığını fark etmektir.</p>
<p>Asırlar önce Mevlana'nın dile getirdiği "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" sözü, bugün belki de her zamankinden daha anlamlıdır. Çünkü modern çağ, insanlara kendileri olmayı değil, karşısındakinin görmek istediği kişiye dönüşmeyi öğretiyor. Sosyal medyada, iş hayatında, dostluklarda ve hatta en mahrem ilişkilerde bile birçok insan gerçek kimliğini saklayarak farklı yüzlerle karşımıza çıkıyor.</p>
<p>Karakterini Kiraya Verenler....<br>Bir insanın karşısındaki kişiyi etkilemek adına kendi değerlerinden vazgeçmesi, aslında masum bir davranış değil, ciddi bir karakter erozyonudur. Sevgi, dürüstlük üzerine kurulur; aldatma üzerine değil. Bir insan, karşısındaki kişinin hoşuna gidecek sözleri söylemek için inanmadığı değerlere sarılıyor, benimsemediği fikirleri savunuyor ya da sahip olmadığı bir hayat tarzını sergiliyorsa, burada sevgiden değil çıkar ilişkisinden söz etmek gerekir.</p>
<p>Bugün birçok insan, kabul görmek adına adeta bir bukalemun gibi renk değiştiriyor. Ortama göre fikir değiştiren, kişilere göre inanç değiştiren, menfaatine göre duruş değiştiren insanların sayısı ne yazık ki az değil. Oysa karakter; yalnız kaldığında da aynı kişi olabilmektir. Kalabalıklara göre şekil alan kişilikler, bir süre sonra kendi öz benliklerini dahi kaybederler.</p>
<p>İnancın ve Değerlerin Araçsallaştırılması...<br>En acı olan ise insanların kutsal kabul ettiği değerlerin birer araç haline getirilmesidir. İnanç, ahlak ve vicdan; kişisel çıkarların süsü değil, hayatın rehberi olmalıdır. Ancak günümüzde bazı insanlar dini kavramları, ahlaki söylemleri ve manevi değerleri samimiyetle yaşamak için değil, güven kazanmak için kullanıyor.</p>
<p>Diline sürekli erdem, ahlak ve maneviyatı dolayan ancak hayatının her alanında bunun tam tersini yaşayan kişiler, yalnızca kendi tutarsızlıklarını sergilemiyor; aynı zamanda çevresindeki insanların inançlarına da zarar veriyor. Çünkü samimi insanlar, söylenen sözlere inanıyor; kurulan cümlelerin arkasında bir karakter bulunduğunu düşünüyor. Fakat maskeler düştüğünde geriye büyük bir hayal kırıklığı kalıyor.</p>
<p>Bu hayal kırıklığının faturası yalnızca kandırılan kişiye çıkmıyor. İnsanlar güven duygusunu kaybediyor, iyi niyetlerini sorguluyor ve zamanla herkese şüpheyle yaklaşmaya başlıyor. Bir kişinin sahtekârlığı, bazen onlarca insanın umutlarını ve insanlara olan inancını yaralayabiliyor.</p>
<p>Maskeler Düştüğünde...<br>İlginçtir ki maskeler düştüğünde çoğu zaman özür gelmez. Aksine, suçluluk duygusunu bastırmak için yeni savunmalar üretilir.</p>
<p>"Ben zaten böyleydim."</p>
<p>"Sana saygımdan öyle davrandım."</p>
<p>"Bu seni ilgilendirmez."</p>
<p>Oysa gerçek saygı, karşındakini yanıltmamakla başlar. Bir insanı kandırarak elde edilen yakınlık, sevgi ya da güven; en başından itibaren sahte bir zemine kurulmuştur. Gerçek sadakat yalnızca bir ilişkiye değil, kişinin kendi sözüne ve özüne gösterdiği bağlılıktır.</p>
<p>Bugün toplumun en büyük krizlerinden biri güven krizidir. İnsanlar artık söylenen sözlere değil, davranışlara bakıyor. Çünkü çok fazla maske gördüler, çok fazla sahte vaat dinlediler, çok fazla hayal kırıklığı yaşadılar.</p>
<p>Erdemin Adı Netliktir...<br>Aslında mesele çok basittir. İnsan kusursuz olmak zorunda değildir. Hepimiz hata yapabiliriz, eksiklerimiz olabilir, yanlış kararlar verebiliriz. Ancak dürüst olmak bir tercih meselesidir.</p>
<p>Erdem, kusursuz görünmekte değil; olduğun kişi olabilmektedir.</p>
<p>"Ben buyum" diyebilmek, sahte kimlikler üretmekten daha değerlidir. Çünkü dürüst bir yanlış, sahte bir doğrudan daha az zarar verir. İnsanları yaralayan şey çoğu zaman gerçekler değil, gerçeğin saklanmasıdır.</p>
<p>Toplumun her rüzgâra göre yön değiştiren fırıldak ruhlara değil; sözüyle özü, inancıyla yaşantısı, ilkeleriyle davranışları arasında tutarlılık bulunan insanlara ihtiyacı var. Çünkü güven ancak böyle inşa edilir, dostluk ancak böyle kalıcı olur ve insanlık ancak böyle ayakta kalır.</p>
<p>Namus da, ahlak da, samimiyet de yalnızca bir cinsiyetin ya da bir grubun sorumluluğu değildir. Bunlar insan olmanın temel şartlarıdır.</p>
<p>Göründüğü gibi yaşayan, yaşadığı gibi görünen o az sayıdaki insanlara selam olsun. Çünkü bu çağın en büyük erdemi dürüstlük, en büyük cesareti ise maskesiz yaşayabilmektir.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>​Çaresizliğin Cinnet Hali ve Bağımlı Ailelerinin Sessiz Çığlığı</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/caresizligin-cinnet-hali-ve-bagimli-ailelerinin-sessiz-cigligi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/caresizligin-cinnet-hali-ve-bagimli-ailelerinin-sessiz-cigligi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 20:39:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Geçtiğimiz günlerde Adana’da yaşanan o dehşet anlarının görüntülerini izledim. İzlerken sadece bir yaşamın son buluşuna değil, bir babanın ruhunun, bir ailenin geleceğinin ve nihayetinde insanlığımızın paramparça oluşuna tanıklık ettim.</p>
<p>​52 yaşındaki emekli bir polis baba, uyuşturucu parası için kendisine bıçakla saldıran 23 yaşındaki öz evladını silahıyla vurarak öldürdü. İlk anda uyuşturucu krizindeki bir genci durdurmak, belki ayaklarından yaralayarak etkisiz hale getirmek meşru müdafaa sınırları içinde anlaşılabilir. Ancak evladı yerde çaresizce yatarken de şarjör boşalana kadar tetiğe basmaya devam etmek, kelimenin tam anlamıyla bir cinnet anıdır. Çünkü normal bir baba, normal bir ruh haliyle evladını bu şekilde kurşuna dizmez, dizemez.</p>
<p>​Peki, bir babayı, bir anneyi bu noktaya getiren nedir? İşte madalyonun arkasında, toplumun çoğunlukla gözünü kapattığı, kafasını çevirdiği kapkara bir gerçek var: Bağımlı ailelerinin yaşadığı dehliz.</p>
<p>​Madalyonun Arkasındaki Büyük Dram...<br>​Bu aileler, çocuklarını o uyuşturucu illetinden kurtarmak için yıllarca çırpınıyor. Evdeki eşyalar satılıyor, borçlar gırtlağa dayanıyor, her gün hakaret, tehdit ve şiddetle yüzleşiliyor. Anneler, babalar her sabah "Bugün evladımın ölüm haberini alacak mıyım?" ya da "Bugün beni öldürecek mi?" korkusuyla uyanıyor.<br>​Bir süre sonra öyle bir kırılma noktası geliyor ki, ailelerin çaresizliği korkunç bir teslimiyete dönüşüyor.</p>
<p>         *​"Yeter ki hapse girsin"; Ailelerin büyük bir kısmı, "Dışarıda öleceğine ya da birine zarar vereceğine hapse girsin, orada temizlensin ama hiç değilse yaşasın" çaresizliğiyle hukukun kapısını aşındırıyor.<br>          *​"Ölsün de kurtulalım"; Bir anne ya da babanın, "Hem kendine hem bize zarar vereceğine, ölsün daha iyi" noktasına gelmesi, bu cümleyi zihninden geçirmek zorunda kalması, insanlık adına yaşanabilecek en büyük trajedidir. Bu cümle bir nefretin değil, tükenmişliğin feryadıdır.</p>
<p>​Bugün uyuşturucu bağımlısı bireylerden ziyade, onların aileleri adeta pimi çekilmiş birer bomba gibi toplumun ortasında bırakılmıştır. Aileleri yalnız bıraktığımız, "Bu onların ailevi sorunu" dediğimiz her gün, Adana'dakine benzer yeni bir cinnet senaryosuna davetiye çıkarıyoruz.</p>
<p>​Komisyonlar Yetmiyor, Acil Müdahale Şart!...<br>​Gün geçmiyor ki bir bağımlı ailesinin feryadı basına yansımasın. Aileler derneklerin kapısını çalıyor, hastane koridorlarında sabahlıyor, çalmadık kapı bırakmıyor. Evet, devletin kurumları kendi görev alanları dahilinde çalışıyor; komisyonlar kuruluyor, çalıştaylar yapılıyor, raporlar yazılıyor. Ancak sahadaki yangın, teorik toplantılarla sönmüyor. Bürokrasi dönerken, evlerde canlar gidiyor.</p>
<p>​Tam da bu noktada sivil inisiyatiflerin çabası büyük bir önem taşıyor. Bugüne kadar "Bağımlılıkla Mücadele Platformu" kurucusu Ayhan Özkan'ın liderliğinde, bu alandaki sivil toplum örgütlerini, akademisyenleri ve her kesimden gönüllüleri bir araya getirerek; düzenlediği çalıştaylar, paneller ve eğitimlerle toplumsal bir farkındalık oluşturmak için canla başla gayret gösteriyor.</p>
<p>​Ancak ne yazık ki sivil toplumun bu iyi niyetli çabaları tek başına yeterli olamıyor. Bugün gelinen noktada uyuşturucu, sadece bir "asayiş" ya da "bireysel sağlık" sorunu olmaktan çıkmış, halk sağlığını ve halk güvenliğini doğrudan tehdit eden toplumsal bir beka sorunu haline gelmiştir.</p>
<p>​Çözüm Ne? Sahadan Yükselen İki Somut Talep...<br>​Feryat eden anne ve babaların, sahada bağımlılıkla mücadele eden mağdurların gözyaşını dindirecek net ve radikal adımlara ihtiyaç var.</p>
<p>​1. Tek Çatı Altında Bir "Bağımlılıkla Mücadele Bakanlığı"<br>Farklı Bakanlıkların (İçişleri, Sağlık, Aile ve Sosyal Hizmetler) koordinasyon sağlamaya çalışması pratik hayatta zaman kaybına yol açıyor. Aileler, sadece bu alana odaklanmış, bütçesi, personeli ve acil müdahale timleri olan tek bir Bakanlık çatısı istiyor.</p>
<p>​2. Sağlık Bakanlığı'nda Genişletilmiş Acil Tedavi Alanları<br>Mevcut AMATEM ve ÇEMATEM'lerin yatak kapasiteleri, uyuşturucu krizine giren bir gence anında müdahale etmekte yetersiz kalıyor. Ailelerin, uyuşturucu krizindeki çocuklarını güvenle teslim edebileceği, zorunlu ve uzun süreli rehabilitasyon imkanı sunan devasa sağlık kampüslerine ihtiyaç var.</p>
<p>​Ez cümle;<br>​Adana’da yere yığılan sadece 23 yaşında bir genç değildi; dağılan bir yuva, yıkılan hayaller ve darmadağın olan bir toplumsal dokuydu. Eğer bugün bağımlı ailelerine yönelik psikolojik, sosyal ve tıbbi destekleyici çalışmaları acilen başlatmazsak, yarın çok daha büyük çığlıklarla uyanacağız.</p>
<p>​Unutmayalım; uyuşturucu sadece kullananı değil, ona dokunan herkesi ve nihayetinde tüm toplumu hayattan koparır. Ailelerin sessiz çığlığını duymak, devletin ve hepimizin insanlık borcudur.<br><br></p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Toplumun Çekirdeği Aile Hangi Vitrinlerde Çürüyor?</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/toplumun-cekirdegi-aile-hangi-vitrinlerde-curuyor</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/toplumun-cekirdegi-aile-hangi-vitrinlerde-curuyor</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 01:07:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Biz nerede kaybettik? Hangi ara "özel hayat" kelimesinin arkasına sığınıp, ahlaksızlığı, sadakatsizliği ve toplumsal çürümeyi modernlik diye pazarlar olduk?</p>
<p>​Bugün sokaklara, iş hayatına, kurumların o parlak ışıklı koridorlarına baktığımda içim sızlıyor. Ankara’ya geldiğimden beri tanık olduğum bazı manzaralar, bir gazeteci olmanın ötesinde, bu toprakların milli ve manevi değerleriyle büyümüş bir insan olarak yüreğimi kanatıyor. Sırf bir unvan almak, bir basamak üste çıkmak ya da güce yaltaklanmak için eşini, yuvasını, namusunu hiçe sayanları gördükçe sormadan edemiyorum. Toplumun kalbi olan aile yapımızın altına bu dinamiti kimler koyuyor?</p>
<p>​"Özel Hayat" kelimesine gizlenmek Maskeli Münafıklık mı?<br>​Herkes suçu siyasilere, partilere, sisteme atıp kenara çekilme konforunu yaşıyor. Oysa parmağımızı başkalarına uzatmadan önce elini yanağına koyup etrafına bakma vaktidir. Bir anne, bir baba olarak çevremizdeki bu laçkalaşmaya ne kadar sessiz kalıyoruz? "Beni ilgilendirmez" diyerek kafamızı çevirdiğimiz her ahlaki çöküş, yarın kendi çocuklarımızın geleceğini kemiren bir canavara dönüşüyor.</p>
<p>​Bir kadın, başka bir kadının gözyaşı üzerine, el kadar sabilerin hakkına girerek nasıl bir saadet inşa edebilir? Ya da bir erkek... Evinde onun yolunu gözleyen, kirlettiği klozeti bile tiksinmeden temizleyen, onu insan içine pak gönderen eşine sadakat sözü vermişken; başka kollarda şerefini nasıl ayaklar altına alabilir?</p>
<p>​Unutmayın; Kulun bir hesabı varsa, Allah’ın da bir adaleti vardır. İnsan kırdığı yerden kırılır. Bu dünyada yaşattığını yaşamadan, o iliklerine kadar acıttığın yüreğin feryadını kendi kapında duymadan ölmezsin. İlahi vaat budur.</p>
<p>​Makam Koltuklarında Çürüyen Karakterler...<br>​İş dünyasında öyle bir yozlaşma hakim ki; liyakat değil, sadakatsizlik ödüllendirilir olmuş. En başarılı, en dürüst personelin hakkı yenirken, "elimin altında dursun, yarın bir gün lazım olur" mantığıyla ahlaki zaafları olanların el üstünde tutulduğu bir düzenden endişe ediyorum. Bu iğrenç ilişkilere göz yuman yöneticiler de, o kirli basamakları tırmananlar da bu toplumsal cinayetin ortaklarıdır.<br>​Bugün aldatma oranlarının kadın ve erkek arasında neredeyse yarı yarıya eşitlendiği söyleniyor. Bir kadın olarak, kadının yaradılışındaki o "Rahim" isminin kutsallığına, annelik ve zarafet makamına bu denli ihanet edilmesinden hicap duyuyorum. Toplum öyle bir hale geldi ki, artık...</p>
<p>​Komşuya güven yok,<br>​Arkadaşa güven yok,<br>​Dosta, yöneticiye, hatta en yakınına güven yok.</p>
<p>​İnsanlar artık evlerine misafir çağırmaya, eşlerini arkadaşlarıyla tanıştırmaya korkar oldu. Arkasından da o aciz, o korkak sığınak: "Ben bekarım, evli olan düşünsün!" İşte toplumsal çürümüşlüğün en çıplak, en arsız itirafı!</p>
<p>​Ahir Zamanın Ağır İmtihanı...<br>​Eskiden "kader mahkumu" sözüne kızardım; ama bugün eşini komşusuyla yakalayıp ruhu paramparça olan, cinnetin eşiğine getirilen insanları gördükçe, toplumun bu laçkalığının namus cinayetlerini nasıl kışkırttığını daha iyi anlıyorum. Kimse büyük konuşmasın. "Benim eşim yapmaz" diyenlerin bile şirazesinin kaydığı bu devirde, manevi kalelerimizi korumazsak hepimiz bu dalganın altında kalacağız.</p>
<p>​Müslümanlık ağır geliyor artık insanlara. Çünkü dürüstlük ister, sadakat ister, haramdan kaçınmak ister. Ama münafıklık öyle bir kolaylaşmış, öyle bir maske haline gelmiş ki; "Müslüman değilim" diyenlerin bile cüret edemeyeceği arsızlıklar inanç maskesi altında icra ediliyor.</p>
<p>​Sözün özü;<br>Eğer bu toplumun çekirdeği olan aileyi korumazsak, yarın üzerine basacağımız bir vatan toprağı da bulamayacağız. Siyaseti, unvanları bir kenara bırakın; önce ruhumuzu, önce evimizi, önce temiz ahlakımızı geri kazanalım. Çünkü ilahi adalet er ya da geç tecelli edecek ve o yankı hepimizin kapısını çalacak.</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Biz Bu Şehirde Sadece Çocukluğumuzu Değil, Kendimizi Kaybettik!</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/biz-bu-sehirde-sadece-cocuklugumuzu-degil-kendimizi-kaybettik</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/biz-bu-sehirde-sadece-cocuklugumuzu-degil-kendimizi-kaybettik</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 01:07:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Yine bir bayram geldi. Her yer alabildiğine çiçeklerle bezenmiş, tabiat adeta en taze libasını giymişken, bizim yüreklerimizi alabildiğine bir geçmiş özlemi, durdurulamaz bir sıla hasreti sardı. Bugün penceremden dışarı bakıyorum. Zamana acımasızca direnen beton yığınları arasında, ayakta kalmaya çalışan o sıvasız inşaat duvarlarını izlerken aklımda durup dinlenmeyen bir soru belitiyor.</p>
<p>" Çevremizde gördüğümüz her bir yıkıntı, her bir belirti sanki insandan yapılmış bir alıntı değil mi?"</p>
<p> Zamanla bedeninden bir yerler hasar görüp, ruhundan bir şeyler dökülürken; ayakta kalma mücadelesiyle yıkılmadan dik durmaya çalışan o sıvasız duvar, tam olarak biz değil miyiz?</p>
<p>​Yüzümde buruk bir tebessümle köydeki çocukluğuma gidiyor, gurbetin orta yerinde gözümden damlalar akıtmaya başlıyorum. Sanki her fırsatını buldukça gözlerim, yüreğindekileri dışarı atmak için birer bahane arıyor.<br>​Odamda sobadan gelen o huzurlu çıtırtı sesleriyle pencere kenarına kıvrılan, elinde defter kalem olan o küçük kız canlanıyor gözümde. İşte ilhamın dibine dibine vurduğu, aynaya bakmadan kendimi görebildiğim zamanlardı. O kızın hayalleri öyle saf, öyle derindi ki… Başını semaya kaldırıp gülümseyerek, "Olur değil mi Allah’ım? Olur… Sen istersen olur" diye doğrudan Yaratıcı’sıyla konuşan bir kız çocuğu. </p>
<p>Delice’de kızlar, erkekler kadar ayrıcalıklı büyümezdi. İstedikleri hayat değil, ailelerinin uygun gördüğü kaderleri olurdu. Bu nedenledir ki o coğrafyanın kızları, biraz da erkek gibi büyümek zorunda kalmışlardır. Oysa ki Asena ruhlarında kadın gibi büyümek değil, sadece erkeklerin o özgür ayrıcalıklarına sahip olmak ve gönüllerinden geçene ulaşmaktı yegane dertleri...</p>
<p>​Çimento Torbalarından Dikilen Hayaller...<br>​Benim çağımın kızlarında tarifi imkansız bir okuma sevdası vardı. Erkekler sokakta top peşinde koşturup dünyayı takmazken, kızların elinden kalem düşmezdi. Yeri gelir tarlada kan ter içinde çalışır, akşamına mum ışığında, televizyonun cılız aydınlığında ödev yetiştirirlerdi. Benim en çok sevdiğim şey ise, balkonda ay ışığı altında şiir yazmaktı. Sol yanımda Delice mezarlığı, sağımda amcamların evi, karşımda komşular, yukarda ise uçsuz bucaksız ay ve yıldızlar… </p>
<p>Geçmiş, gelecek ve ahiret kavramları arasında "Nur ve hayalleri", gecenin en kutsal konusuydu. O Nur; rüyalarında ya üstünde en çok istediği polis kıyafetiyle asilce duruyor ya da sevdalısı olduğu İngilizce öğretmeni olmuş, öğrencileriyle sınıfta neşeyle ders işliyordu.<br>​Neden mi İngilizce? Fen bölümü okusam da içimde bu dile karşı deli bir sevda yatardı. Babamla evin duvarlarını örerken, çimento torbalarını silkeleyip keser, yorgan ipiyle birbirine dikerek kendime defter yapardım. Sadece kelime ezberlemek için sürekli İngilizce kelimeler yazar, bir şiir okur gibi kendi kendime tekrarlardım. Hocam duyduğunda, "Sesin o kadar yatkın ki, sanki ders anlatmıyor, şiir dinletiyorsun" derdi. Şiir sevdası, işte o balkondaki ay ışığının nostaljisinde içime öyle bir işlemişti ki bir daha söküp atmak mümkün olmadı.</p>
<p>​İnsan en çok sevdiklerinin acısını toprağa gömdüğünde anlıyormuş hayatı. Yağmur yağdığında "Neden toprak böyle güzel kokuyor?" dediklerinde anlıyorsun gerçeği… O koku, toprağın değil, toprağa verdiğin sevdiklerinin kokusuydu sanki; buram buram burnunun direğini titreten…</p>
<p>​"Hasret misin, Vuslat mısın Delicem?"<br>​Hepimizin içindeki o sıla-i rahim özlemi, toprağın seni memlekete doğru amansızca çekişinden değil midir? Evimizin üzerindeki o Ak Tepe’ye, "Bayraklı Tepe" derdik biz. Ne de güzel, ne de asil olurdu onun altından Delice’yi izlemek! Hani tiryakilerin ciğerlerinin derinliklerine kadar çektikleri o ilk sigara nefesi vardır ya; benim de içime bir Delice havası çekişim vardı ki, her şeye bedeldi. O hava kaç tane şiirime can, kaç satırıma ilham oldu, sayısını bilmiyorum.</p>
<p>​O yıllarda bütün gençlerin tek bir kutsal hayali vardı. Okuyup eli kalem tutan birer insan olmak, iyi bir makama gelip vatanı ve milleti için en güzel yerlerde hizmet etmek. Çünkü Delice; milliyetçi, vatanına ve milletine sarsılmaz bağlarla bağlı bir Türkmen ilçesidir. Düğününde de cenazesinde de o şanlı Türk bayrağı, illaki evinin en mukaddes köşesindedir. Hala düğün evlerinde o uzun direğe dikilen şanlı bayrağın tepesindeki elmanın, tavuk teleğinin gizemini ve hikmetini tam çözemesem de, düğün sabahına kadar o bayrağın indirilmemesi gerektiğine dair düğün kültürümüz varlığını dipdiri koruyor. Kimine göre basit bir adet, kimine göre içinde ne büyük hatıralar barındıran bir gelenek… Dinlemek, yaşatmak lazım.</p>
<p>​Biz milli ve manevi değerlerimizin varlığını, o değerlerin bizi biz yapan harcını, ancak şehre gelip "gurbet" kelimesinin o soğuk yüzünü kavradığımızda anlayabildik. Köydeyken o köy düğünleri ne kadar basit, ne kadar sıradan gelirdi gözümüze. Kuzenlerin şehirdeki o şatafatlı düğünlerine özenir, şehirdeki yaşayışın cazibesine kapılırdık. Belki de çocukluk hayallerimizi yoğuran, o beton kentlere benzeme isteğiydi.<br>​Şimdi şehirdeki senelerin bıraktığı acı izlenimleri bir yana, çocukluğumun o duru bakışını bir yana koyuyorum. Görüyorum ki o köy düğünlerindeki akrabalarla tutuşulan, ucu bucağı görünmeyen o halayların, o samimiyetin, o hesapsız heyecanın yeri bambaşkaydı! Günlerce süren düğünlerde sofra hazırla, sofra kaldır, gelenlere çay dağıt, bulaşıkları toparla… Bir taraftan da yorgunluktan bitap düşmüşken kalk oyna; çünkü halam elinde terlikle beklerdi arkanda!</p>
<p>​Bazen diyorum ki; neye mal olursa olsun, o terliğin bile bir anlamı, bir şefkati vardı. "Yorulmak yok, kuzenler senin öz kardeşindir" mesajıydı o. Dört gün üç gece süren düğünler olurdu. Akın akın komşular, uzak yakın akrabalar gelirdi. O gelinle damat, el birliğiyle sanki pamuklara sarılırdı. Kadın, erkek, yaşlı, genç, çocuk demeden; "Aman elbisem kirlenir, ayakkabım eskir" hesabı yapmadan herkes koşa koşa yardıma gelirdi. Hani şimdilerde "düğün" deyip birkaç saate sığdırdığımız, soğuk salonlarda zoraki bir gülücükle katıldığımız o şehir düğünleri var ya… Sorarım sizlere, hangimiz o salonlarda köyümüzdeki huzurun kırıntısını bulabildik?</p>
<p>​"Hasret misin vuslat mısın Delicem?" derken, işte bu içimdeki dinmeyen hasret bana ilk şiirimi yazdırmıştı. Şimdi gururla söylüyorum; Delice’nin ilk türküsü bestelendi ve klibinin çekilmesi için gün sayıyor. Ancak hepimiz birer birey olarak toprağımıza, çocukluğumuza, bizi biz yapan değerlerimize ve kültürümüze sahip çıkmazsak, yarın çocuklarımızın anlatacağı böyle güzel hatıraları kalmayacak. Her fırsatta lüks tatil beldelerine kaçmak yerine, memleketinizin yıkık, virane bir evi de olsa orada yaşayan hatıralarına, hikayelerine değer verseniz; tüm sülale toplanıp geçmişi sohbetinize katıp harmanlasanız fena mı olurdu? Delice’nin o meşhur sohu taşında dövülen çiğköfteleri, közde pişen ÇÖCÜK’leri, buram buram tüten arabaşı çorbasını ve yufka ekmek üzerine dökülen o mis kokulu bulgur pilavını, yanındaki turşuyu; bugün şehir lokantalarında yediğimiz o ruhsuz, karışık etlere değişir misiniz?</p>
<p>​Kaybedilen Emanetler ve Eksik Yanımız...<br>​Köydeki evimi kendi ellerimle sattığımız o gün, göbek bağımın ağrıdığını, sanki sol kolumun gövdemden kopup düştüğünü hissetmem zaman aldı. Şimdi bayramlarda herkes aile büyüklerinin evinde neşeyle toplanırken, benim koskoca şehirde tek başıma penceremden bayramı izlemem; yetim bir çocuğun ana baba yokluğunu iliklerine kadar hissetmesi gibi ağır, sarsıcı ve amansız geliyor. Zamanında o soba külünü dondurucu soğukta küllüğe dökmek ne kadar zor gelirdi bize… İnanın, şimdi kaloriferli sıcak odamda otururken içim üşüyor, ruhum donuyor.<br>​Yalnız geçirilen bayramların insanın içinde ne derin yaralar açtığını sadece ben değil, gurbetin pençesindeki tüm hemşehrilerim çok iyi biliyor.</p>
<p> Hepsini dinliyorum, tek söyledikleri şu: "Köyümde başımı sokacak bir göz odam olsaydı da, bayramlarda şu koca şehirde yapayalnız kalmasaydım..." Akrabalık bağları İslam’da işte bunun için bu kadar kıymetli, bu kadar dokunulmazdır. Her ne yaşanırsa yaşansın, araya ne kırgınlık girerse girsin; bayramlarda akrabaları barıştırmanın ulviyetini Peygamberimiz (s.a.v.) boşuna mı müjdelemiştir? Siz siz olun, sıla-i rahim bağlarınızı dünyalık hiçbir şeye değişmeyin. Memleketinizde bir karış toprağınız dahi varsa satıp gurbetin yalanına kapılmayın. Zira toprağını satan adamın aklı da ruhu da her zaman memleketinde esir kalacaktır.</p>
<p>​Bir de… En sevdiğinizi, canınızdan aziz bildiğiniz annenizi, o sevdalısı olduğu toprağa kendi ellerinizle teslim etmişseniz… Ve bir bayram günü kabir ziyaretine hasretle, buruk bir sevinçle gidip, canınızı adeta orada bırakırcasına yeniden şehre dönmüşseniz; artık hep sol yanınız eksik, hep bir tarafınız felçli yaşayacaksınız demektir. Herkes bayramda annesinin o sıcak elini öpüp alnına koyarken, siz mezardan bir avuç toprak alıp, elinizdeki o soğuk toprağı öpeceksiniz. Artık hiçbir bayram size hakiki bir "Bayram", hiçbir Anneler Günü size "Neşe" vermeyecek. Her zaman bir eksik yanınız kanayacak; tıpkı kurban bayramıyla birlikte kurban ettiğimiz, feda ettiğimiz her şey gibi…<br>​Onurumuz, şerefimiz, adaletimiz, ahlakımız, aile hassasiyetimiz, dilimizdeki sadakat, yüzümüzdeki astar, büyüklere saygı, edep, haya, karakter ve utanma gibi bizi insan kılan kutsal kelimeleri, ne yazık ki teker teker zamana kurban ettik. Neyi çok dilimize doladıysak, en çok onun eksikliğini yaşadık bu hayatta. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Şereflileri, ahlaklıları sessizce kenara itip; şerefsizleri, ahlaksızları ve sadakatsizleri baştacı yaptık. Ahlaklı insanların o asil hak savaşını kazanması için hiçbirimiz çıkıp da insan gibi, mertçe bir tepki vermedik, veremedik.</p>
<p>​Şimdi tüm bu yitip gidenlerin, o saf geçmişin, o temiz insanların ardından sorarım sizlere!!!!</p>
<p>" Böyle bir memleket, böyle bir geçmiş özlenmez mi?"</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gecenin En Karanlık Anı, Şafağa En Yakın Olandır</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/gecenin-en-karanlik-ani-safaga-en-yakin-olandir</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/gecenin-en-karanlik-ani-safaga-en-yakin-olandir</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 01:07:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bir insanı tüketmek yalnızca enerjisini sömürmekle olmaz; onun gerçeğini, itibarını ve etrafındaki sevgi çemberini hedef almakla olur. Hayatın tam merkezinde duran, mücadele eden, sesiyle insanlara dokunan güçlü insanlar çok iyi bilir ki; narsistin en büyük korkusu, maskesinin ardındaki çıplak gerçekle yüzleşmektir.</p>
<p>Siz ruhunuzun yorgunluğunu toparlamaya çalışırken, ardınızda bıraktığınız o karanlık karakter son hamlesini yapar. Çünkü sizi kontrol edemeyeceğini anladığı an, en kirli silahına sarılır: algı yönetimi ve karalama kampanyası.</p>
<p>Hikâyeyi İlk Yazma Telaşı...</p>
<p>Gerçek acıyı yaşayan insan susar, içine döner ve yasını yaşar. Ancak narsist için mesele kayıp değil, kamuoyunda “haklı” görünmektir. Bu yüzden ayrılığın üzerinden saatler geçmeden çevresine konuşmaya başlar.</p>
<p>Sizin en kırılgan anlarınızı, güvenerek anlattığınız yaralarınızı alır ve onları size karşı kullanır. Öyle detaylı, öyle inandırıcı bir “mağdur” rolü oynar ki siz daha nefes almadan hüküm verilmiş gibi görünür. Amaç bellidir: sizin sesinizi bastırmak, anlatsanız bile sizi “dengesiz”, “suçlu” ya da “istismarcı” göstermektir.</p>
<p>Yakın Çevrenin Zehirlenmesi...</p>
<p>Bu oyunun en acı tarafı yabancılar değil, değer verdiğiniz insanların hedef alınmasıdır. Dostlarınızın uzaklaşması, bazı aile bireylerinin size yabancılaşması tesadüf değildir. Siz susarken o çoktan onların kapısını çalmış, gözyaşlarıyla ördüğü sahte hikâyelerle kaleleri içeriden fethetmiştir.</p>
<p>Fakat unutulmamalıdır ki narsistin çevresinde topladığı insanlar, hakikatin değil illüzyonun seyircileridir. Çünkü maskeler bir süre etkileyebilir ama sonsuza kadar taşınamaz.</p>
<p>Sessizliğin Asaleti...</p>
<p>Siz çoğu zaman tartışmadan uzak durmayı, sessizce iyileşmeyi seçersiniz. Çünkü bilirsiniz ki çamura atılan her taş biraz da insanın kendi üzerine sıçrar. Fakat narsist bu sessizliği bile suçluluk göstergesi gibi sunmaya çalışır:</p>
<p>“Bakın, konuşmuyor. Demek ki haksız.”</p>
<p>Oysa sessizlik çaresizlik değildir. Sessizlik bazen insanın kendini yeniden toparlayıp daha sağlam adımlarla yürüyebilmesi için seçtiği asalettir. Çünkü hakikatin bağırmaya ihtiyacı yoktur; zamanı geldiğinde zaten görünür olur.</p>
<p>Yeni Maskeler, Yeni Sahneler...</p>
<p>Karalama kampanyasının sizi yıkmaya yetmediğini gördüğünde yöntem değiştirir. Ya apar topar vitrine koyduğu yeni bir ilişkiyle sizi değersiz hissettirmeye çalışır ya da samimiyetsiz bir “özür” görüntüsüyle yeniden sizi o girdabın içine çekmek ister.</p>
<p>Çünkü narsist için mesele sevgi değil, kontroldür.</p>
<p>Kaybetmeyi göze alamaz. Siz daha hayatındayken yeni arayışlara girer, yerine koyacağı insanı bulmadan terk etmez. Ardından da ayrılığın sorumluluğunu almak yerine sürekli suçlar:</p>
<p>“Beni bu hale sen getirdin.”“Sen gittin.”“Her şey senin yüzünden oldu.”</p>
<p>Oysa gerçek şudur: kendi hatalarıyla yüzleşmekten korkar. En açık deliller karşısında bile inkâr eder. Çünkü narsist için haklı olmak, ahlaklı olmaktan daha önemlidir.</p>
<p>Sahte Mutlulukların Gürültüsü...</p>
<p>Bazıları sahnelerde alkışlanır, sosyal çevrelerde “mutlu” görünür, isimlerini gündemde tutmaya çalışır. Fakat gösterişli görüntülerin ardında derin bir boşluk saklıdır.</p>
<p>Gerçek sevgi emek ister, sadakat ister, vicdan ister. Bunların olmadığı yerde yalnızca çıkar ilişkileri ve sahte tebessümler kalır.</p>
<p>Yeni kurbanıyla kurduğu ilişki çoğu zaman bir sevgi bağı değil, karşılıklı kullanımdan ibaret bir tiyatrodur. Dışarıdan mutlu görünen o sahnelerin perde arkasında huzur değil, sürekli bir tatminsizlik vardır.</p>
<p>Gerçeğin Zamandan Başka Silaha İhtiyacı Yoktur.</p>
<p>Bir narsisti terk etmek yalnızca bir insandan uzaklaşmak değildir; insanın kendi benliğini, öz saygısını ve ruhunu kurtarma mücadelesidir.</p>
<p>Canınızı yakan şey sadece yaşananlar değil; tanıdığınızı sandığınız kişinin aslında yüzlerce maskeden oluştuğunu geç fark etmektir. Güvendiğiniz insanların geçici körlüğü de kalbinizi kırabilir. Fakat unutulmamalıdır ki hiçbir maske sonsuza kadar yüzde kalamaz.</p>
<p>Çünkü performans sürekli enerji ister. Gün gelir oyuncu, en sadık seyircisini bile tüketir.</p>
<p>Bu yüzden artık arkanıza bakmadan yürüyün. Hakikatinizin ağırlığı onların kağıttan şatolarını yıkmaya yetecektir.</p>
<p>Savaş bitti.</p>
<p>Şimdi kendi iç huzurunuza dönme, yeniden nefes alma ve hayatın gerçek güzelliklerini keşfetme zamanıdır. Çünkü gecenin en karanlık anı, şafağa en yakın olandır.</p>
<p>“İnsanda ar yoksa, ne karakterde dikiş tutar ne de aile kavramı yara almadan kalır.”</p>
<p>— Gazeteci Yazar Nur Delice</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sol Yanımızın Eksikliği; O Eski Bayramların Gölgesinde</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/sol-yanimizin-eksikligi-o-eski-bayramlarin-goelgesinde</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/sol-yanimizin-eksikligi-o-eski-bayramlarin-goelgesinde</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 26 May 2026 11:41:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan yaş aldıkça, çocukluğunun ve gençliğinin o eski bayramlarına olan hasreti bir ömür boyu göğsünde taşıyor. Şimdilerde dönüp geriye baktığımızda, o günlerin aslında ne büyük bir zenginlik olduğunu daha iyi anlıyoruz. Biraz yokluk, biraz yaşam mücadelesi ama en çok da sanal alemin henüz aramıza girmediği o samimi sofralar...</p>
<p><br>Tek bir tabaktan yükselen kaşık sesleri, "Sen az yedin, ben çok yedim" kavgaları, yemek bitecek telaşıyla yapılan o tatlı kapışmalar... Hele bir de çok çocuklu bir ailenin evladıysanız, o günlerde kızdığınız, daraldığınız ne varsa, yıllar sonra yüzünüzde buruk ama sıcacık bir tebessüm bırakan en güzel anıya dönüşüyor.</p>
<p>Başucumuzdaki Çocukluk Heyecanı...<br>Hatırlayın; arefe günü bayramlıklar özenle katlanır, yatağın başköşesine bırakılırdı. Sabah o gıcırdayan pabuçları, ütülü kıyafetleri giymenin heyecanıyla uykuya dalmaya çalışan o çocukluğumuz, şimdilerde nerede? Bayram sabahı erkenden kalkıp bayramlaşma ve harçlık sırasına girmenin sabırsızlığı bizi sabaha kadar uyutmazdı. Komşular, akrabalar zincirleme bir sevgi halkası gibi birbirini ziyaret ederdi; biri gider, biri gelirdi. Ev, hiç olmadığı kadar kalabalık, hiç olmadığı kadar neşeli ve cana yakın bir ruha bürünürdü.</p>
<p>Sonra... Sonra zaman akıp gitti ve o kalabalık sofraların başköşesindekiler birer birer eksildi. İçimizi giden kayıplarımızın amansız hasreti sarmaya başladı. Hele ki bir büyüğümüzü bayramdan kısa bir süre önce kaybettiysek, arefe günü ilk onunla bayramlaşılırdı. İnsan toprağa uzanıp da içinden haykırmak isterdi.</p>
<p>"Kalk, evinde bayram var... Misafirlerin gelecek, hazırlık yapacağım. Şimdi ben kimin elini öpeceğim? Bu dinmeyen hasreti nasıl dindireceğim?"</p>
<p>Toprağa Verilen Yanımız....<br>Eskiden "Gurbette bayram zor" derdik memlekete gidemedikçe. Oysa insan bir yanını, canından bir parçayı memleket toprağına verdiğinde anlıyor ki; bayrama, memlekete gitmek için artık çok daha sarsılmaz, çok daha güçlü bir sebebin varmış. Kimsesiz, akrabasız bayram geçirmek zorken; bir yanın toprağın altında eksik kaldığında, bayramlar artık hiç tam yaşanmıyor. Ne sızısı diniyor içinin, ne de gözlerindeki o gizli yaşlar kuruyor.</p>
<p>Evet, bugün arefe, yarın bayram...<br>Şanslı olanlarımız yarın sabah anne ve babasının elini öpüp kokusunu içine çekerken; annesiz, babasız kalanlar ne el öpecek ne de kendilerini bağrına basacak bir büyüğünü bulabilecek. Soğuk toprağın başında durup, belki de yaşarken incittiği günlerin vicdan azabıyla, yetememiş olmanın o derin ezikliğiyle baş başa kalacaklar. Sol yanımızı alıp giden canlarımızın eksikliğiyle, alışmaya çalıştığımız bu yokluk sınavı, içimizde hep buruk bir bayram olarak kalacak. Ve kabul edelim ki, o eski bayramların tadı bir daha asla eskisi gibi olmayacak.</p>
<p>Bazı Sesler Susunca...<br>İnsan kaç yaşına basarsa bassın, saçlarına ne kadar ak düşerse düşsün, kalbinin bir köşesinde hep o hiç büyümeyen, her fırtınada sığınacak bir gölge arayan o öksüz çocuk kalıyor. Anne ve babanın eksikliği, zamanla alışılan bir yokluk değilmiş meğer; her geçen gün büyüyen, varlığıyla içimizi sızlatan koca bir sessizlikmiş.</p>
<p>Bugün Arefe… Ve yarın Kurban Bayramı…</p>
<p>Kurbanların kesileceği, kapıların çalınacağı, sofraların kurulacağı ve neşeyle kucaklaşılacağı o mübarek gün. Ama bir yanı hep yarım, bir yanı hep eksik olanlar için bu bayram; öpülecek bir elin ebedi hasreti, artık duyulmayacak bir duanın boynu bükük bekleyişidir.</p>
<p>Çünkü bazı sesler susunca, tüm dünya derin bir sessizliğe bürünür; ve bazı kutsal eller üzerimizden çekilince, insan koca dünyada yapayalnız, kimsesiz kalır.</p>
<p>Bilmezler ki, bayramlar hep biraz anne, hep biraz babadır.</p>
<p>Bu duygu ve özlemle; bütün geçmişlerimizin mekanları cennet, dereceleri âli olsun…<br>Arefemiz ve Mübarek Kurban Bayramımız mübarek olsun…</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Vuslat Toprağında Kalan Hasret; Anneler Günü’nde Annesiz Kalmak mı?</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/vuslat-topraginda-kalan-hasret-anneler-gununde-annesiz-kalmak-mi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/vuslat-topraginda-kalan-hasret-anneler-gununde-annesiz-kalmak-mi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 26 May 2026 11:41:35 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Bazıları için hayat bitmek bilmeyen bir mücadeledir; kimi zaman korkularla yüzleşme, kimi zaman da en beklenmedik sınavlarla sınanma... Annemin koronavirüs döneminde yaşadığı o karanlık günlerde, onun kaderini adeta ben üstlenmiştim. Hastalık evimize adımını attığında doktor, annemin yaşama şansının çok az olduğunu söylemişti. Bense tam o süreçte işten yeni ayrılmış, sadece biraz dinlenmeyi planlıyordum. Ancak kapımızdaki tehdit büyüyünce tüm planlarımı bir kenara bıraktım ve kendimizi eve kapattık.</p>
<p><br>​Öyle ki, zaman geçtikçe o ev, dört duvar arasında sıkışıp kalan koca bir dünyaya dönüştü. Günler ayları, aylar yılları kovaladı; tam iki yıl boyunca "Annem korona olacak, ya onu kaybedersem?" endişesiyle, nefesimizi tutarak yaşadık.</p>
<p><br>​Pandemi bize sadece fiziksel bir mesafeyi değil, aynı zamanda duygusal bir hapishaneyi de öğretti. Annemin hafif bir öksürüğü bile evde büyük bir panik yaratıyordu; sanki kendi yuvamızda bile kaçacak yerimiz yoktu.</p>
<p>Özgürlüğümüz öylesine sınırlanmıştı ki, her hareketimiz, her adımımız sayılıydı. O dönemde annemin kaç kez ölümün kıyısından döndüğünü inan bilmiyorum. Her gecemiz umutla kaygı arasında gidip geldi. Maddi olarak da tükendiğimiz bu süreçte, annemin tedavisi ve ilaçları için gereken parayı bulmak bile başlı başına bir çileye dönüşmüştü.</p>
<p>​Umudun Kapısı, İlk Gözyaşı ve Ansızın Gelen Ayrılık...<br>​Tam her şeyin bittiğini düşündüğüm bir gün, değerli bir ağabeyim araya girdi ve Diyanet Vakfı Başkanı ile görüştü. Yaşadıklarımı, evinde ailesi için ömrünü harcayan bir kadının mücadelesini anlattı. Bu vesileyle nihayet bir iş buldum. İş başı yaptığımda sanki hayatımın ilk günü gibiydi; içimde tarifsiz bir heyecan vardı.</p>
<p>Bilmediğim bir yer, yabancı yüzler... Ama beni anlayacağını düşündüğüm, benimle aynı kıbleye yönelen kadınların arasındaydım. Şükür namazı kıldım, Allah’ıma uzun uzun dualar ettim.<br>​İlk maaşım yattığında ise ayaklarım yere basmıyordu; hemen markete koştum. Evimin, ailemin ne ihtiyacı varsa aldım.</p>
<p>Üç büyük poşeti doldurduğumda, sokak ortasında ağlamaya başladım; ama bu kez mutluluktandı. O an, yıllar süren bir hapisten çıkıp hayata yeniden dönen biri gibi hissettim kendimi. İçimdeki o ferahlıkla arkadaşlarıma, "Rabbim, evladına bir şey almak isteyip de eli boş kalan hiçbir anne babayı çaresiz bırakmasın" yazdım. Geçmişime bakanlar, bir market alışverişine bu kadar sevinmeme anlam veremediler. Nereden bilsinler hayatı dirhem dirhem, tırnaklarımla kazıyarak yaşadığımı...<br>​Ancak kurumların dini olmuyordu; ne Allah’tan korkuyorlar ne kuldan utanıyorlardı. "Kadro fazlası" bahanesiyle ansızın sözleşmemi yenilemediler.</p>
<p>O gün, annemin çaresizliğini yaşamamak için verdiğim mücadelenin beni nasıl yapayalnız bir sona fırlattığını fark ettim. Çocukluğumdan beri güçlü olmak zorundaydım ama hayat beni en ağır sınavıyla vurmaya hazırlanıyordu.<br>​Onca mücadeleme, adanmışlığıma rağmen... Annemi kaybettim.</p>
<p>​Oksijen Makinesindeki Izdırap ve Odalardaki Anılar....<br>​Aylarca hastane köşelerinde nöbet tuttum. Umutla korku arasında geçen o upuzun gecelerde, gündüzleri babam, geceleri ise ben bekledim başucunda. Onun nefesi olabilmek için kendi nefesimden vazgeçtim.</p>
<p>Ama takdir-i ilahi... Onu kendi ellerimle toprağa verdim.<br>​Bana arkasından şiirler bırakan, satırlarında "Hasretimsin, vuslatımsın Delicem..." diye seslenen canım annem, kendi vuslatına, toprağına tam da bir Hıdırellez gününde gömüldü. Dileklerin, baharın uyandığı gün, benim dünyam karardı. Şimdi her gün taziye ziyaretleri gelip gidiyor; kalabalıklar arasında insan yokluğunu düşünmeye zaman bulamıyor gibi görünse de, gece olup da başımı yastığa koyduğumda, o kor ateş içimi yakmaya başlıyor. Yatağa uzandığım an özlemi yüreğimi kavuruyor, gözlerimden sicim gibi yaşlar dökülüyor.</p>
<p><br>​Gün geçmiyor ki gözyaşlarıma hakim olabileyim... Öyle çok özlüyorum ki. Evin içinde nereye baksam o var. Eşyaların her bir yerden ansızın çıkınca, her odada bir anı canlanıyor ve o son zamanlardaki oksijen makinesindeki o ızdırabı, nefes alma mücadelesi gözümün önüne geliyor. O an içimden hep aynı feryat yükseliyor: Makinaya bağlı da olsaydın, yeter ki o köşende dursaydın da bana yine zikirler öğretseydin be anne... Sesine, nefesine, dizinin dibinde oturmaya öyle muhtacım ki.<br>​Hayat en acımasız şakasını yaptı bana; her köşesi anne kokan bu dünyada, bir Anneler Günü’nde annesiz kaldım.</p>
<p><br>​Şunu bilir, şunu söylerim: Hayatta kaçtığınız ne varsa, gün gelir sizi en zayıf anınızda yakalar. Ve sakın ola, hak edene dahi olsa, kimsenin rızkına engel olmayın; çünkü bunun bedelini o evin günahsız evlatları öder. Ben annemi dualarla vuslat toprağına uğurladım, içimde hiç bitmeyecek bir hasretle baş başa kaldım.<br>​Vesselam.<br>Nur Delice</p><br><p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Epilepsi Derneği Başkanı Ebru Öztürk ile Engelsizlerin Dünyasındaki Engelleri Konuştuk</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/epilepsi-dernegi-baskani-ebru-ozturk-ile-engelsizlerin-dunyasindaki-engelleri-konustuk</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/epilepsi-dernegi-baskani-ebru-ozturk-ile-engelsizlerin-dunyasindaki-engelleri-konustuk</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="52224" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 17 May 2026 14:52:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Engeller Kalplerde"; Epilepsi Derneği Başkanı Ebru Öztürk ile Engelsizlerin Dünyasındaki Engelleri Konuştuk</p>
<p>​Toplum olarak en büyük sınavı "kâğıt üzerindeki" haklar ile "sokaktaki" gerçekler arasında veriyoruz. Engelli bireylerin hayata katılımı, istihdamı ve uğradıkları psikolojik dışlanma üzerine, sesini her platformda duyurmaya çalışan Epilepsi Derneği Başkanı Ebru Öztürk ile bir araya geldik. Ebru Hanım, her cümlesi tokat gibi patlayan tespitleriyle toplumu, yerel yönetimleri ve karar vericileri açık bir özeleştiriye davet ediyor.<br>​"Yeme, içme, barınma arzusu insan olmanın en yalın ortak paydası değil midir?"<br>​Ebru Hanım, engelli hakları konusunda sürekli yasal düzenlemelerden, kotalardan bahsediyoruz. Ancak sokaktaki durum çok farklı. Sizce temel problem nerede başlıyor?<br>​Ebru Öztürk: Çok temel bir yerden başlayalım: Hayatın temel gereksinimleri söz konusu olduğunda, engelli bir bireyin ihtiyaçları ile engelsiz bir bireyinki arasında en ufak bir fark var mıdır? Yeme, içme, barınma ve nefes alma arzusu, insan olmanın en yalın ortak paydası değil midir? Ancak ne yazık ki toplumsal pratiklerimize ve yasal düzenlemelerimize baktığımızda, bu eşitliğin kâğıt üzerinde bırakılmaktan öteye geçemediğini görüyoruz. Biz hak lütfedilen değil, hakları olan bireyleriz. Ama sistem bizi sürekli "idare edilmesi gereken" birer detay gibi görüyor.<br>​"%92.5’lik Engelli İşsizliği Hepimizi Derin Derin Düşündürmeli"</p>
<p><br>​İstihdam verileri de bu kâğıt üzerindeki eşitliği doğruluyor sanırım. Rakamlar bize ne söylüyor?<br>​Ebru Öztürk: Bugün kamuda %4, 50’den fazla işçi çalıştıran özel sektörde ise %3’lük bir kota ayrılmış durumda. Üstelik bu kota, engelli ve eski hükümlü bireyler arasında paylaştırılıyor. Matematiksel olarak bakıldığında, istihdam oranının kabaca %1.5 seviyelerinde kaldığı, 50’den az çalışanı olan binlerce işletmede ise engelli kadrosunun esamesinin bile okunmadığı bir gerçeklikle karşı karşıyayız.<br>​Toplumdaki engelli oranının %6.6 olduğu düşünüldüğünde, Eski Engelliler Konfederasyonu Başkanı Turan İçli’nin bir dönem ifade ettiği "%92.5'lik engelli işsizliği" verisi, hepimizi derin derin düşündürmelidir. Engelli birey çalışmak istemiyor değil; sistem, onun engeline uygun doğru iş kollarını organize etmekte yetersiz kalıyor. Görme engelliler için santral veya hukuk, yürüme engelliler için ofis içi görevler, nörolojik rahatsızlığı olanlar için esnek çalışma modelleri... Bunları organize etmek bu kadar zor olmamalı.<br>​"Bir Ülkenin Kaldırım Yüksekliği, O Ülkenin Medeniyet Seviyesini Gösterir"<br>​Sadece iş hayatı değil, sokaklar da adeta birer mayın tarlası gibi. Erişilebilirlik konusunda neredeyiz?<br>​Ebru Öztürk: Bir İngiliz atasözü der ki: "Bir ülkenin kaldırım yüksekliği, o ülkenin medeniyet seviyesini gösterir." Avrupa’nın pek çok şehrinde kaldırımların yüksekliği sadece 4-5 santimetre civarındayken, bizde standartlara uygun yapıldığı iddia edilen kaldırımların tam ortasında bir elektrik trafosu, bir otobüs durağı ya da tekerlekli sandalyenin geçişini imkansız kılan bir ağaç kök salabiliyor!<br>​Mesele sadece kaldırımlar da değil; iş merkezlerinin umumi giriş kapıları, tuvalet tasarımları, yaya geçitlerinin önüne fütursuzca park edilen araçlar ve asansörü olmayan alt geçitler... Son yıllarda metrobüs ve belediye otobüslerinde yapılan iyileştirmeler elbette umut verici; çünkü "kamusal araç" demek, toplumun tamamına ayırt etmeksizin hizmet verebilen araç demektir. Ancak bu adımlar hâlâ bütünsel bir erişilebilirlik politikasının çok uzağında.</p>
<p>YÖK Dünya Verisi Dünyada engellilerin yükseköğrenime devam etme oranı (%10 - %15)  </p>
<p>Türkiye Gerçeği Ülkemizde engellilerin yükseköğrenime devam etme oranı (%0.5)</p>
<p>​Peki Ebru Hanım, bu karamsar tablonun içinde hiç mi umut verici, ezber bozan bir şeyler olmuyor? Bize ilham verecek bir örnek yok mu?<br>​Ebru Öztürk: Olmaz olur mu! Tarih zaten Stephen Hawking, Aşık Veysel, Beethoven, Timur ve Franklin Roosevelt gibi engelleri zihinlerinde ve ruhlarında aşmış, dünyayı değiştirmiş liderler ve sanatçılarla doludur. Onlar "engelsiz engellilerdi" çünkü çevrelerindeki bariyerlerin arkasına saklanmadılar. </p>
<p>Muazzam Bir Kıvılcım: "Çocuklarımızın Sessiz Çığlığına Ses Olalım"</p>
<p>Muhabirimiz Nur Delice; engelli haftasıyla alakalı, Üç Birliğin Kadın Kolları  Genel Başkanı ve Genel Başkan Yardımcısı iken ve ruhumu sarsan taze bir hikaye anlatayım.<br>​Bundan iki yıl önce, 2024 yılında, çok değerli bir dostumuz tüm "yetişmez, yapma" telkinlerine, yoğun takvimine rağmen bir gün bile kaybetmeye tahammül edemeyerek genel koordinatörlüğünü üstlendiğim muazzam bir etkinliğe imza attım "Çocuklarımızın Sessiz Çığlığına Ses Olalım" programı.<br>​Savaşın yıkımından kaçıp ülkemizde tedavi gören 150 Gazzeli çocuk ile bizim dezavantajlı engelli çocuklarımızı aynı sahnede buluşturdu bu proje. O gün salonda yaşananlar bir mucizeydi. Görme engelli okulu öğrencilerimizin Kur'an-ı Kerim tilaveti ve başta Magusa Limanı olmak üzere seslendirdikleri şarkılar, salondaki herkesin yüreğini adeta titretti. Onlar gözleriyle değil, gönülleriyle görüp ağıt yaktılar.<br>​Hemen yanlarında ise, gözlerinde savaşın derin ve karanlık izlerini taşıyan Gazzeli yaralı yavrularımız, Dabke dansı eşliğinde Türkiye ve Filistin bayraklarını dalgalandırarak bizlere birliğin asıl manasını öğrettiler. Programın sonunda engelli bir evladımızın mikrofonu alıp dünyaya haykırdığı o soru, iki yıldır benim de kulaklarımdan silinmedi.<br>​"Bizler engelsiz engelliler olarak yüreğimizle Gazze'deyiz, ya sizin yüreğiniz nerede? Biz buradayız, ya siz neredesiniz?"<br>​İşte bu, dünyaya gönderilmiş büyük ve sarsıcı bir kıvılcımdı. Bir rüyanın peşinden giderek, güçlü bir ekip ruhuyla imza atılan bu program, engellerin fizikte değil, kalplerde olduğunu bir kez daha kanıtladı. Demek ki istenince, doğru alan açılınca oluyormuş!</p>
<p>​Son olarak, karar vericilere ve topluma Epilepsi Derneği Başkanı olarak çağrınız nedir?</p>
<p>​Ebru Öztürk: ​"Sadece Mayıs'ta ve Aralık'ta Protokol Masalarında Ağırlanmak İstemiyoruz" Bir STK başkanı olarak hem kurumlara hem de bireylere açık bir çağrıda bulunuyorum. Bizleri sadece Mayıs ayındaki Engelliler Haftası'nda ya da 3 Aralık Dünya Engelliler Günü'nde protokol masalarında ağırlayıp, süslü konuşmalar ve yemek organizasyonlarıyla geçiştirmeyin!<br>​Fen işlerinin yaptığı kaldırımları yerinde, bizzat tekerlekli sandalyeye oturarak denetleyin.<br>​İşe alımların kâğıt üzerinde kalıp kalmadığını, engelli bireyin o ofiste gerçekten üretip üretemediğini kontrol edin.<br>​Ticari ve kamusal alanların uluslararası standartlara uyup uymadığını titizlikle inceleyin.<br>​Empati yapabildiğimiz, kendimizi karşı tarafın yerine koyabildiğimiz ve sokakta yürürken başımıza her an her şeyin gelebileceğini idrak ettiğimiz gün, toplumsal olarak müreffeh bir seviyeye ulaşacağız. Engellilerin engellenmediği, engelsiz yaşayan engellilerin kaygısız ve mutlu olduğu bir dünyayı hep birlikte inşa edeceğiz. Eminim, bir gün bunu mutlaka başaracağız. Nur Delice</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gölgesi Gidenin Güneşi Üşürmüş: Bir Anneler Günü Ağıt&#45;ı Şerifi</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/goelgesi-gidenin-gunesi-usurmus-bir-anneler-gunu-agit-i-serifi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/goelgesi-gidenin-gunesi-usurmus-bir-anneler-gunu-agit-i-serifi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 10 May 2026 23:00:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Bugün takvimler "Anneler Günü" diyor. Şehir süslü, vitrinler parlak, her yerde bir kutlama telaşı… Oysa bazılarımız için bu tarih, kutlamadan ziyade bir "yokluk" imtihanı. Bir evladın dünyadaki en güvenli limanı, kokusu cennetle eşdeğer o sığınağı sonsuzluğa uğurlamasının ardından geçen sessiz, kimsesiz ve yarım kalmış bir takvim yaprağı.<br>​Anne; sadece bir kelime değildir. İçinde şefkati, vefayı, fedakarlığı ve karşılıksız sevgiyi barındıran koca bir evrendir. Ayaklarının altına Cennet serilen o mübarek varlığın gidişiyle, aslında sadece bir insanı değil; huzuru, neşeyi ve evin bereketini de yolcu ederiz.<br>​Yoğun Bakım Koridorlarından Sonsuzluğa<br>​Acı, bazen bir hastane koridorunda başlar. Uykusuz geceler, titreyen dualar, susan makineler ve doktorların o kahreden sessizliği… O an anlarsınız ki; o güne kadar bildiğiniz tüm acılar, "kaybetme korkusunun" yanında hafif kalırmış. Gasilhanenin soğuk suyuyla akan gözyaşları, kar beyazı kefene sarılan o can pare, bir tabutun içindeki o mahzun ve suskun hal… İnsan alışır derler ya; yalan. İnsan annesizliğe alışmıyor, sadece yokluğuna çarpa çarpa yaşamayı öğreniyor.</p>
<p>​"Evimiz Vardı, İçinde Sen Vardın"<br>​Sen varken o bahçedeki ağaçlar meyve verirdi anne; şimdi boyunları bükük. Duvarlar konuşurdu; şimdi dilsiz. Masadaki o bir bardak soğumuş çayın, sanki birazdan gelip içecekmişsin gibi duran boşluğun kalbimi paramparça ediyor. Kapıya her bakışımda, kulağımda çınlayan sesinle uyanıyorum. Ama ne sokakların tadı var artık, ne yediğim ekmeğin tuzu.<br>​Biz seni toprağa değil, aldığımız her nefesin tam ortasına gömdük.</p>
<p>​Bir Gece Olsun Rüyama Gel<br>​Bugün mezar taşınla konuşmaya geliyorum. Belki duyarsın, belki o her zamanki şefkatinle ruhuma dokunursun diye. Dünyada ne kadar acı varsa senden sonra hepsini tattım; ama hiçbir şey senin yokluğun kadar canımı yakmadı. Şimdi bu dünya bana dar, nefesim yarım. Tek bir dileğim var: Bir gece, sadece bir gece olsun rüyalarıma misafir ol. Sımsıkı sarıl bana, o mis kokunu son bir kez içime çekeyim. O bana bir ömür yeter.</p>
<p>​Sayın Okurlar;<br>Annesi yanında olanlar, gidin ve o mübarek eli öpün. Kokularını doya doya içinize çekin. Çünkü anne gidince, insanın dünyadaki gölgesi de gidiyor. Güneş tepede olsa bile, insan bir daha asla ısınamıyor.<br>​Başta kendi annem olmak üzere, ebediyete intihal etmiş tüm annelerimizin ruhu şad, makamı cennet olsun.<br>​Annesizliğin kucağında her gün biraz daha ölen bir evladın kaleminden...</p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sarsılan Yuvalar, Kaybolan Roller: Cennet Hangi Ayakların Altında Kaldı</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/sarsilan-yuvalar-kaybolan-roller-cennet-hangi-ayaklarin-altinda-kaldi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/sarsilan-yuvalar-kaybolan-roller-cennet-hangi-ayaklarin-altinda-kaldi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 01 May 2026 03:00:44 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Gün ağarırken bir şehre bakmak, sadece binaları görmek değildir aslında; o binaların içindeki ruhu, yani ailenin nabzını tutmaktır. Bugün toplum olarak en büyük "eyvahımızı" söylemek zorundayız: Kale içeriden değil, bizatihi temelinden sarsılıyor. Bir yanda Yaratıcı’nın "Rahim" isminden pay alan, doğurganlık vasfıyla şereflendirilmiş kutsal bir "Anne" kavramı; diğer yanda evin atısı, disiplini ve sarsılmaz otoritesi olması gereken bir "Baba" figürü... Peki, biz bu kutsal dengenin neresinde ipin ucunu kaçırdık?<br>​Anne Olmak mı, Her Şey Olmak mı?<br>​Efendimiz (sav), "Cennet anaların ayakları altındadır" buyururken, kadını sadece bir birey olarak değil, bir neslin mimarı olarak konumlandırmıştı. Anne; karşılıksız sevginin yeryüzündeki tek adresidir. Ancak modern dünya ve Batı’nın bize dayattığı "güçlü kadın" imajı, kadını yüceltmekten ziyade, onun omuzlarına taşıyamayacağı yükler bindirdi.<br>​Kadın bugün iş hayatında, sokakta, markette, direksiyon başında... Hayatın her alanında var olmaya çalışırken, farkında olmadan "erkekleşen" bir kimliğe büründürüldü. "Ben her şeyi yaparım" dediğimiz her an, aslında babadan, erkekten bir rolü çaldık. Baba; rızkın ve disiplinin sembolüyken, annenin bu rolleri de üstlenmesiyle maalesef evdeki otorite şirazesinden çıktı. Baba "rolsüz", anne ise "aşırı yüklü" kaldı. Sonuç? Kimin reis olduğunun tartışıldığı, çocukların ise bu çatışmada rehbersiz kaldığı parçalanmış ruhlar...<br>​Batı’nın "Cinsiyetsiz" Tuzağı ve Kanayan Yaralarımız, ​Toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında bize sunulan parlak ambalajlı paketlerin içinden, maalesef "cinsiyetsiz bir toplum" projesi çıktı. Biz "kadın ayakta dursun" derken, emperyalist düzen erkeğin direncini kırdı, kadını fıtratından uzaklaştırdı. Bugün okullarda saç saça kavga eden, erkeklerden daha ağır küfürler savuran kız çocuklarımızı gördükçe içimiz yanmıyor mu? Bu çocuklar bizim aynamız değil mi?<br>​Daha acısı ise dijital dünyanın karanlık dehlizleri... Ekranlarda mantar gibi türeyen, ne kadın ne erkek olduğu belli olmayan, Allah’ın yarattığı fıtrata müdahale eden "yaratıklar" gençliğimize model olarak sunuluyor. Bir gelecekten, sağlıklı bir nesilden nasıl söz edebiliriz ki? Ailenin altına dinamiti kendi ellerimizle koyduk; "çalışıyoruz, çocuğa kim bakacak?" diyerek neslimizi azalttık, yerini yabancı kültürlerin rüzgarlarıyla doldurduk.</p>
<p>​Sadakatten-ihanete Rahim Sıfatına Ne Oldu?<br>​İnsan söylemeye hicap duyuyor, ancak bir toplumun araştırmaları aldatma oranlarının kadın ve erkekte yarı yarıya olduğunu söylüyorsa, kıyamet kopmuş demektir. "Kocam aldatırsa ben de aldatırım" diyen, kendisine vadedilen Rahim sıfatını ve iffetini bir intikam aracına dönüştüren kadının, o mukaddes annelik makamıyla bağı kalır mı?<br>​Bir rahimde birden fazla DNA'nın izi kalırken, o rahimden doğan çocuğun fıtratının bozulmaması mümkün mü? Yasak ilişkilerin, kirletilen nesillerin faturası sadece bireylere değil, tüm topluma çıkıyor. Bizler, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dedikçe, o yılanın gelip kendi evladımızı sokacağını unuttuk. Yanlışı gördüğünde uyarmayı emreden bir dinin mensuplarıyken, "hayat tarzı" diyerek her sapkınlığı normalleştirdik.<br>​Son Çağrı: Kendimize Dönelim<br>​Aile biterse, ahlak biter; ahlak biterse, vatan biter. Bugün gençlerimiz savruluyorsa, bunun baş faili aynadaki yüzlerimizdir. Önce kendi öz saygımızı kazanmak, sonra eşimize ve çocuklarımıza o kutsal saygıyı yeniden aşılamak zorundayız.<br>​Unutmayalım; biz bu toplumun hem katili hem de kurtarıcısı olabiliriz. Eğer bugün bu yozlaşmaya dur demezsek, yarın ağlayacak bir omuz, sığınılacak bir yuva bulamayacağız. Ailenin ve kadının Rahminin saflığına, temizliğine  sadık kalmalı, fıtrata dönmeli ve aileyi o eski, huzurlu, disiplinli ve sevgi dolu kalesine geri taşımalıyız.<br>​Çünkü gelecek, sadece çalışanların değil, iffetini ve ailesini koruyanların omuzlarında yükselecektir.</p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BİR NEFESİN BEDELİ;  GÖĞÜS HASTANESİ KORİDORLARINDAN NOTLAR</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/bir-nefesin-bedeli-gogus-hastanesi-koridorlarindan-notlar</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/bir-nefesin-bedeli-gogus-hastanesi-koridorlarindan-notlar</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 22:43:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​İçimize doya doya çektiğimiz o bir tek nefesin kıymetini gerçekten bilseydik, hayatımızın bir anını bile onu hoyratça harcayarak heba etmezdik. Ben de bir zamanlar pek çoğunuz gibi "nefes" deyip geçerdim; ta ki göğüs hastalıkları hastanesinin koridorlarında yankılanan o inleme seslerini ruhumun derinliklerinde hissedene kadar...<br>​O koridordaki her kapının ardında, insanı derinden sarsan ayrı bir yaşam hikayesi gizliydi. Fırsat buldukça bu hikayelerin sahipleriyle konuşuyor, acılarına ortak oluyordum. Gazeteci olduğumu duyanlar, anlatıp yükünü hafifletmek için odamıza geliyordu. Hepsinin yüzünde derin bir keder, dudaklarında ise pişmanlık dolu bir "ah" vardı.</p>
<p><img src="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202604/image_870x_69ebc7d1bbefd.webp" alt=""></p>
<p>​Sahte Huzurun Bedeli!<br>​Bir hasta, makineye bağlı geçirdiği uykusuz gecelerden birinde şunları fısıldadı:<br>​"Hayatım boyunca nefesimi ne kadar hoyratça harcamışım, buraya gelince anladım. Hani o sigarayı 'param boşa gitmesin' ya da 'ciğerim bir fırt daha çeksin' diye derin derin çekiyorsunuz ya... Paketlerin üzerindeki o korkunç fotoğraflar bile o dumanın verdiği sahte hazzı gölgeleyemiyor. Yıllarca bu yalancı huzura sarıldım. Sonra bir gece, birdenbire nefesim kesildi ve yere yığıldım."<br>​Hastaneye geldiğimde nefes almayı adeta unutmuştum. Allah’ın bahşettiği o ücretsiz ve zahmetsiz nefesi arıyordum. Tırnakları morarıyor, göğsü daralıyor, çırpınıyordum. Makineye bağlıyken aldığı hava, gerçek bir nefesin tadını vermiyordu. Kendine verdiği acının büyüklüğünü şu sözlerle özetliyordu: "Geri dönebilseydim, sigaraya başladığım o ilk gün kendime tek bir şey söylerdim: Sağlıkla aldığın o özgür nefesin kıymetini bil, nefes alamayıp çırpınmanın acısının tarifi yok."</p>
<p>​Ortak Acının Kardeşliği....<br>​Hastane sadece bir şifa merkezi değil, aynı zamanda bir sabır sınavıydı. Bir gün, maden işçisi olan kocasının başında bekleyen bir kadının feryadıyla sarsıldık: "Yetişin, kocam ölüyor!"<br>​Adam kanlar içinde yerdeydi, doktorlar müdahale ederken eşi dizlerini dövüyor, "Ben daha hazır değilim" diye ağlıyordu. Oradaki herkes birbirinin yarasını biliyordu. Diğer hasta yakınları kadını teselli etmek için etrafını sardı: "Hepimiz aynı yoldayız, bir dakika fazla yaşatmak için direniyoruz, güçlü olmalısın." Ben de yanına gittim, gözyaşını sildim. Kendi annemin hastalığının çaresizliğini, o acıyla bayılıp başımı vurduğumu, sırtımın ağrısından duramadığımı ama annemi bırakıp acile bile gidemediğimi anlattım. "Biz güçlü kalmak zorundayız," dedim. "Onların yükünü hafifletmek için dik durmalıyız." O an yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, yemenisiyle yüzünü sildi ve kocasının yanına, ona moral vermek üzere geri döndü.</p>
<p>​Ölümün Soğuk Yüzü ve Hayatın Gerçeği!<br>​Bir akşam nöbetimi devralmaya geldiğimde, hastane girişinde ciğerleri parçalayan bir çığlıkla karşılaştım: "Babam! Beni nasıl bıraktın?"<br>Yoğun bakımdaki bir hasta vefat etmişti. O kadının feryadı karşısında dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere yığıldım. Asistan doktor yanıma koştuğunda sadece ağlıyordum. O an anladım ki; dünya telaşı, "O niye böyle yaptı?", "Bu hakkımı yedi" kavgaları ne kadar boş... Ölüm bu kadar yakınken, sevdiğin insanın canı gözünün önünde erirken diğer her şey anlamını yitiriyordu. Bu, iliklerime kadar hissettiğim büyük bir silkelenişti.<br>​Hastanede geçirdiğim o günler, bana "yalnız olmadığımı" öğretti. Oradaki hasta yakınlarıyla, tıpkı bir asker koğuşundaki gibi sarsılmaz dostluklar kurduk. Hikayelerimiz farklı olsa da acımız birdi.<br>​Ez cümle; Elinizdeki en büyük servet, şu an bu satırları okurken zahmetsizce alıp verdiğiniz o nefestir. Ciğerlerinize sahip çıkın, hayatın boş kavgalarıyla kendinizi yormayın. Çünkü hayat, gerçekten de sadece bir nefes kadardır.<br>Nur Delice</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>İnsan Okumak; İkra’nın Unutulan Boyutu</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/insan-okumak-ikranin-unutulan-boyutu</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/insan-okumak-ikranin-unutulan-boyutu</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 22:41:55 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>​Yüreğin Gitmediği Yerde Beden Misafir Kalamaz</p>
<p>​Dünya öyle bir eşiğe geldi ki, artık dürüstlerin mahcubiyetle başını eğdiği, arsızların ise zafer çığlıklarıyla en ön safa kurulduğu garip bir tiyatroyu izliyoruz. Şereflilerin de en az şerefsizler kadar başı dik gezebileceği o günün özlemiyle doluyken, en çok da edep ve ahlaka verdiğimiz değer kadar yoruluyoruz.<br>​İçinde bulunduğumuz bu "modern" çağda, etrafımız narsist eylemlerle örülü bir ağ gibi kuşatılmış durumda. Kendi edepsizliğini bir kılıfa uydurup, zeytinyağı gibi üste çıkmayı marifet sayanlar, siz onlardan uzaklaştıkça üzerinize daha çok geliyorlar. Yüzlerindeki o görünmez maske, utanmazlıklarını örten en büyük kalkanları olmuş. "Aman kırılmasınlar," "Aman üzülmesinler," ya da "Bende hakkı var" diyerek değerlerimizden ödün verdiğimiz her an, aslında kendimizden eksiltiyoruz. Oysa çizgimizi bozmadığımızda, o net tepkiyi koyduğumuzda belki yalnız kalıyoruz ama aslında en çok o zaman "kendimiz" oluyoruz.</p>
<p>​Yüreğin Gitmediği Yere Beden Yük...<br>​Şunu unutmamalıyız ki İnandığınız değerlere, kişiliğinize ters bir konuda sergilediğiniz o dik duruş, sizi asla kaybettirmez. Belki o an görünmez olursunuz, belki emeğiniz ziyan olmuş gibi hissedersiniz; fakat yüreğinizin olmadığı bir yerde bedeninizi tutmak, ruhunuza yapacağınız en büyük eziyettir. Yüreğin gitmediği yere bedenin gitmesi, taşınması imkansız bir yüktür. Ruh, beden ve yürek bir bütündür. Eğer bu bütünlük bozulursa, geriye sadece acı çeken bir ruh kalır. Bize düşen, o kadim "Oku" emrini yeniden tefekkür etmektir. Sadece kağıdı değil; insanı okumak, doğayı okumak, gözdeki niyeti, sözdeki gizli zehri okumak... Gördüklerimizi okuyamadığımız için kalkanlarımızı nerede indireceğimizi bilemiyoruz.</p>
<p>​Karanlığın Sessiz Anlaşması...<br>​Günümüzde insanlar artık birbirlerinin ışığını değil, karanlığını onaylıyor. Bir "sessiz anlaşma" imzalanmış gibi: "Ben senin yanlışını görmeyeyim, sen de benimkini." Çünkü birinin karanlığına dokunmak, kendi karanlığını da görünür kılacaktır. Eleştirmek, kendini açığa çıkarmayı gerektirir ve çoğunluk buna hazır değildir.<br>​İşte bu suskunluk sarmalında yanlışlar normalleşiyor, normalleşen her şey zamanla "doğru" gibi algılanmaya başlıyor. Ve sonunda kimse neyin yanlış olduğunu hatırlamaz hale geliyor. Çürüme tam da burada, bu sessizlikle tamamlanıyor.<br>​Gerçek Bağ Konforda Değil, Gerçektedir.<br>​Bir insanı gerçekten önemsemek, onun her hatasını onaylamak değildir. Aksine, gerektiğinde onu rahatsız etmek, karşısında durmak ve hatta yalnız kalmayı göze almaktır. Gerçek bağlar, konfor alanlarının sahte sıcaklığında değil, hakikatin o sert ama dürüst ikliminde kurulur.<br>​Narsistin vicdanı, merhameti ya da ahlakı olmayabilir; o sahte başarılarıyla yükseliyor gibi görünebilir. Siz şerefinizden susarken, o arsızlığından güç devşirebilir. Ancak unutulmamalıdır ki; zeytinyağı gibi üste çıkanlar, suyun derinliğindeki o temiz ve berrak hakikati asla kirletemezler.<br>​Rabbim bizleri, yorgun hayatlarımıza bilmeden dahil ettiğimiz narsist ruhlardan, yüzünde ar damarı çatlamış olanların şerrinden korusun. Işığı onaylayan değil, karanlığı dahi hakikatle aydınlatmaya talip olan "omurgalı" yüreklere selam olsun.<br><br></p>
<p></p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Kardelen Çiçeği Gibi Acının İçinden Filizlenen Umut</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/kardelen-cicegi-gibi-acinin-icinden-filizlenen-umut</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/kardelen-cicegi-gibi-acinin-icinden-filizlenen-umut</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 23 Apr 2026 13:47:30 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>hastane koridorlarında yaşanan duygular nelerdir, sağlık ve hayatın değeri neden önemlidir, empati duygusu nasıl gelişir, hastane ortamında insan ilişkileri nasıl değişir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hastane koridorları, insanın kendine en fazla yaklaştığı yerlerdir. Gürültünün ortasında derin bir sessizlik, kalabalığın içinde tarifsiz bir yalnızlık vardır orada. Her kapının ardında başka bir hayatın kırılma anı, her sedyede yarım kalmış bir hikâye taşınır.<br>İnsanoğlu yıllarca “daha iyi bir hayat” uğruna koşar. Sabahın ilk ışığından gecenin en karanlık saatine kadar… Biriktirdikleriyle hayatını kolaylaştıracağını sanır. Ama çoğu zaman unuttuğu bir şey vardır: Hayat, ertelenmeyi kabul etmez. Sağlık da öyle…<br>Ve bir gün o koşuşturmanın bedeli, bir hastane koridorunda ödenir.<br>Orada mesleklerin bir önemi yoktur. Ünvanlar, makamlar, kazançlar… Hepsi kapının dışında kalır. İçeride sadece “insan” vardır.<br>Bir köşede maden ocağından çıkıp ciğerlerini geride bırakmış bir adam… Nefes almak için verdiği mücadele, hayatın en sade ama en ağır gerçeğini anlatır.<br>Bir diğerinde ameliyat sonrası eksilmiş bir beden ama hâlâ dimdik ayakta kalmaya çalışan bir irade…<br>Bir başkasında ise yılların alışkanlıklarının bedelini ödeyen bir beden, oksijen makinesine bağlı, hayata ince bir iplikle tutunur.<br>Hepsinin hikâyesi farklıdır ama gözlerindeki şey aynıdır: Umut.<br>İşte tam o anda insanın aklına kardelen düşer. Karın altından, tüm ağırlığa rağmen başını çıkaran o zarif çiçek… Hayatın en sert koşullarında bile “vazgeçmiyorum” diyen bir duruş…<br>Hastane penceresinden dışarı bakan bir hasta yakınının gözlerinde de aynı şey vardır. Belki dudaklarında bir dua, belki içinden geçen bir cümle:<br>“Bir mucize daha olur mu?”<br>Gece uzundur hastanede… Saatler geçmez. Her öksürük sesi, her ayak sesi, her kapı açılışı yüreğe dokunur.<br>Ve bazen bir çığlık böler o sessizliği.<br>Sabaha karşı yükselen o feryat…<br>Bir kadının “Ben hazır değilim” diye haykırışı…<br>Bir kızın, babasının ardından “Bu bizim savaşımız değil miydi?” diye sarsılan sesi…<br>İşte o an, duvarlar bile insan olur. Ses yankılanmaz sadece; hissedilir.<br>Hiç tanımadığınız insanlar size sarılır. Çünkü acı, tanışıklık aramaz.<br>Bir yabancının omzunda ağlamak, bazen en tanıdık sığınaktır.<br>O koridorda herkes birbirinin yarasına dokunur aslında.<br>Kimi kaybettiğini hatırlar, kimi kaybetmekten korktuğunu…<br>Kimi şükreder, kimi kabullenmeye çalışır.<br>Ve insan o an anlar…<br>Empati, anlatılan bir kavram değil, yaşanan bir gerçektir.<br>Peki sonra?<br>Koridorun dışına çıktığımızda ne kadarını yanımızda taşıyoruz?<br>Dünya hâlâ dönüyor.<br>Bir yerlerde savaşlar sürüyor, bir yerlerde çocuklar yetim kalıyor.<br>Bir anne evladını toprağa verirken, başka bir evlat hastane koridorunda babasının adını haykırıyor.<br>Biz ise çoğu zaman hayatın gürültüsünde bunları duymamayı seçiyoruz.<br>Oysa insan olmak, sadece yaşamak değildir.<br>Bir yetimin başını okşayabilmektir.<br>Bir yaşlının kapısını çalabilmektir.<br>Bir hastanın elini tutabilmektir.<br>Bir yabancının acısını hissedebilmektir.<br>Merhamet, insanın içindeki en büyük güçtür.<br>Ve iyi niyet, açılmayan kapı bırakmayan bir anahtar…<br>Sevdiklerimizin kıymetini bilmek için onları kaybetmeyi beklememeliyiz.<br>Bir “sonra”ya ertelediğimiz her şey, belki de hiç gelmeyecek bir zamana aittir.<br>Hastane koridorları bize şunu fısıldar:<br>Hayat, sandığımız kadar uzun değil…<br>Ve sevgi, sandığımızdan çok daha gerekli.<br>Belki de asıl soru şudur:<br>Bu kadar acının, bu kadar yalnızlığın ortasında…<br>Biz hâlâ neyi paylaşamıyoruz?</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Okul Sığınak Olmalıydı, Korku Değil</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/okul-siginak-olmaliydi-korku-degil</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/okul-siginak-olmaliydi-korku-degil</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 16:31:06 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>okullarda artan şiddet nedenleri, türkiye eğitim sistemi eleştirileri, öğrenci psikolojik destek eksikliği, okul güvenliği nasıl sağlanır</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Artık açık konuşmanın zamanı geldi. Yaşananlar ne “bir anlık öfke” ne de “bireysel bir sapma” ile açıklanabilecek kadar basit. Bu tablo; ihmallerin, görmezden gelinen çığlıkların ve ertelenen sorumlulukların bir sonucudur.<br>Bir çocuk durduk yere şiddete yönelmez. Öfke, dışlanmışlık, değersizlik ve bastırılmış travmalar zamanla birikir. Ve kimse fark etmediğinde, kimse duymadığında… bir gün patlar. O patlama sadece bir bireyin değil, bir sistemin iflasıdır.<br>Bugün birçok çocuk aynı evin içinde büyüyor ama aynı sevginin içinde büyümüyor. Karnı doyurulan, okula gönderilen ama ruhu ihmal edilen bir nesil yetişiyor. Oysa çocuk yetiştirmek sadece fiziksel ihtiyaçları karşılamak değildir; görmek, duymak ve anlamaktır. En çok da “içine bakabilmektir.”<br>Okullara gelince… Eğitim artık sadece sınavlardan, puanlardan ve başarı sıralamalarından ibaret hale getirildi. Bir çocuğun ruh sağlığı, sosyal uyumu ve duygusal gelişimi geri plana itildi. Rehberlik hizmetleri yetersiz, öğretmenler çaresiz, öğrenciler yalnız.<br>Oysa bu tür olayların sinyalleri önceden gelir. İçine kapanan bir çocuk, öfkesini kontrol edemeyen bir genç, yalnızlaşan bir birey… Bunlar “sessiz alarmdır.” Ama biz duymamayı seçtik.<br>Daha da tehlikelisi; şiddet artık sıradanlaşıyor. Televizyonlarda, dizilerde, sosyal medyada… Öfke, kabadayılık ve güç gösterisi normalleştiriliyor. Çocuklar bunu izleyerek büyüyor. Elbette tek başına sebep değil. Ama yalnız, öfkeli ve yönsüz bir çocuk için bu içerikler bir “yol haritasına” dönüşebiliyor.<br>Bugün geldiğimiz noktada korku artık sınıfların içine girdi. Üniversiteye hazırlanan gençler sınava değil, hayatta kalmaya odaklanıyor. Okula gitmek istemeyen, açık öğretime geçmeyi düşünen, “bir süre uzak kalayım” diyen yüzlerce öğrenci var. Bu bir eğitim sorunu değil sadece; bu bir güvenlik krizidir.<br>Öğretmenler de güvende hissetmiyor. Bir öğrencinin potansiyel tehdit olabileceği düşüncesi, eğitimcinin mesleki motivasyonunu değil, psikolojisini sarsıyor. Veliler ise iki ateş arasında: Bir yanda çocuklarını koruma içgüdüsü, diğer yanda çaresizlik.<br>Toplumun üç temel direği—öğrenci, öğretmen ve veli—aynı anda huzursuzsa, ortada artık bireysel değil, yapısal bir sorun vardır.<br>Ve evet, sorumluluğun büyük kısmı yetkililerindir. Okullarda güvenlik artırılmalı, bireysel silahlanma sıkı denetlenmeli, psikolojik destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur.<br>Ama sadece devleti işaret ederek bu yükten kurtulamayız.<br>Aileler…<br>Çocuğunuzun hatasını örtmek, onu korumak değildir. Her yanlışta öğretmeni, okulu ya da sistemi suçlamak; çocuğa sorumluluk değil, sınırsızlık öğretir. Disiplin düşmanlık değildir. Sınır koymak sevgisizlik değildir. Aksine, gerçek sevgi; doğruyu öğretme cesaretidir.<br>Toplum…<br>Rol modellerimizi yeniden sorgulamak zorundayız. Şiddeti öven, ahlaksızlığı normalleştiren, kolay yoldan güç kazanmayı yücelten her içerik; geleceğimizi zehirliyor. Gençlere emek, sabır ve saygı değil; kabadayılık sunuluyor. Sonra neden öfkeliler diye soruyoruz.<br>Eğitim sistemi…<br>Öğretmenin otoritesini yok ederek, öğrenciyi sınırsız özgürlükle baş başa bırakarak sağlıklı birey yetiştiremezsiniz. Kuralsızlık özgürlük değildir. Disiplinsizlik gelişim değildir.<br>Kusura bakmasın kimse…<br>Ailede terbiye yoksa, okulda disiplin yoksa, toplumda örnek yoksa; sonuç ağır olur.<br>Bugün yaşananlar tesadüf değil. Yıllardır biriken hataların, görmezden gelinen uyarıların ve ertelenen çözümlerin sonucudur. Eğer hâlâ her olaydan sonra sadece “suçlu kim” diye sorup konuyu kapatırsak, yarın daha ağır bedeller öderiz.<br>Unutmayalım!<br>Okul, bir çocuğun evinden sonra en güvenli sığınağı olmalıydı.<br>Şimdi o sığınak, korkuya dönüşüyorsa…<br>Sorunu dışarıda değil, hep birlikte kendimizde aramak zorundayız.<br><br></p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Sağlık ve Zaman: İhmal Edildiğinde Bedeli Ağır Olan İki Nimet</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/saglik-ve-zaman-ihmal-edildiginde-bedeli-agir-olan-iki-nimet</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/saglik-ve-zaman-ihmal-edildiginde-bedeli-agir-olan-iki-nimet</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Thu, 02 Apr 2026 21:40:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatın kıskacında yaşayan insanların her birinin ardında onlarca hikâye vardır. Kimi zaman yıllar süren mücadelelerin, kimi zaman da bir anda değişen kaderlerin hikâyesidir bu. İnsanlar bir ömür boyunca çalışır, çabalar, mücadele eder. Ancak çoğu zaman ne için mücadele ettiğini, neyi ihmal ettiğini fark edemez.</p>
<p><br>Bugün üzerinde durmamız gereken konu ise çoğu zaman görmezden geldiğimiz, kıymetini ancak kaybettiğimizde anladığımız iki büyük nimet: sağlık ve zaman.<br>Çünkü sağlık da zaman da kaybedildiğinde geri gelmeyen iki hazinedir.<br>Son bir ay içinde yaşanan bir olay, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Aylarca, yıllarca yaşam mücadelesi veren bir hasta; yediğine içtiğine dikkat eden, hayatını mümkün olduğunca dengede tutmaya çalışan biri. Ancak bir noktada karşısına “alternatif ürün” adı altında önerilen bazı takviyeler çıkıyor.</p>
<p><br>Kendini doktor olarak tanıtan bir kişi tarafından tavsiye edilen bu ürünler, kritik bir hastaya hiç sorgulanmadan öneriliyor. Oysa yapılması gereken ilk şey çok basitti.<br>Hastaya şu sorular sorulmalıydı:<br>Herhangi bir alerjiniz var mı?<br>Daha önce kullandığınız bir ilaç ya da gıdada alerjik reaksiyon yaşadınız mı?<br>Hangi hastalıklar için tedavi görüyorsunuz?</p>
<p><br>Ne yazık ki bu soruların hiçbiri sorulmadan, oksijen makinesine bağlı kritik durumdaki bir hastaya balık yağı, propolis, arı sütü ve aloe vera gibi birden fazla takviye ürün önerildi.<br>Daha da düşündürücü olan ise, önerilen ürünlerin sayısının bir ikiyle sınırlı kalmamasıydı.<br>Hasta yakınlarının sorduğu sorulara verilen cevap ise şaşkınlık yarattı. Tavsiyeyi yapan doktor, yalnızca bir iki ürün önerdiğini, diğer ürünlerin ise şirket yetkilileri tarafından “paket halinde” önerildiğini ifade etti.<br>Bu durum ister istemez şu soruyu akıllara getiriyor:<br>Türkiye’de insan hayatı bu kadar kolay mı riske atılabiliyor?</p>
<p><br>Normal şartlarda sağlıklı bir insan için bu tür takviyeler belki sıradan görülebilir. Ancak alerjik bir bünyeye sahip bir hasta için durum tamamen farklıdır.<br>Balık alerjisi olan birine balık yağı,<br>polen alerjisi olan birine propolis,<br>hassas bir bünyeye sahip birine arı ürünleri verilmesi ciddi sonuçlar doğurabilir.<br>Nitekim bu olayda da sonuç ağır oldu.<br>Kısa süre içerisinde hastada ciddi reaksiyonlar gelişti ve durum hızla kötüleşti. Yapılan değerlendirmelerde karaciğer değerlerinde ciddi bozulmalar tespit edildi ve hasta yoğun bakıma kaldırıldı.<br>Bir doktorun ifadelerine göre kullanılan ürünlerin karaciğer üzerinde tetikleyici bir etki oluşturmuş olabileceği değerlendirildi ve kesin tablo yapılacak tetkiklerle netleşecekti.<br>Bu noktada insanın aklına şu sorular geliyor:<br>Eğer hasta zamanında 112 ekipleri tarafından hastaneye yetiştirilemeseydi ne olacaktı?<br>Bu ürünler bir ay boyunca kullanılmaya devam edilseydi sonuç ne olacaktı?<br>Bazen bir ihmalin bedeli yalnızca sağlık değil, bir hayat olabilir.<br>Burada yapılması gereken en önemli şey öz muhasebedir.<br>Bugün internet üzerinden satılan ya da “doğal ürün” adı altında pazarlanan pek çok takviye bulunmaktadır. Bu ürünlerin bazıları bilimsel çalışmalarla desteklenmiş olabilir. Ancak bu durum, her insanın bünyesinde aynı etkiyi göstereceği anlamına gelmez.</p>
<p><br>Basit bir örnek vermek gerekirse:<br>Çilek bir meyvedir ve milyonlarca insan tarafından sorunsuz tüketilir.<br>Ancak çileğe alerjisi olan biri için birkaç tane çilek bile ölümcül sonuçlar doğurabilir.<br>Mantar da doğanın bir parçasıdır.</p>
<p><br>Fakat mantar alerjisi olan biri için aynı durum geçerli değildir.<br>Bu nedenle özellikle kronik hastalığı olan, alerjik bünyeye sahip veya kritik durumda bulunan hastalarda herhangi bir ürünün kullanılmadan önce mutlaka uzman hekimler tarafından değerlendirilmesi gerekir.<br>Bu olayda ise en kritik müdahale hasta yakını tarafından yapıldı. Yoğun bakımda tedavi gören hastanın kızı durumu fark ederek ürün kullanımını durdurdu ve hastanın acilen hastaneye kaldırılmasını sağladı.<br>Belki de bu müdahale bir hayatın kurtulmasına vesile oldu.<br>Bu tür olaylar aslında toplum olarak almamız gereken dersleri açıkça gösteriyor. Çünkü internet ortamında yapılan sayısız şikâyet ve yaşanmışlık, bilinçsiz ürün kullanımının nasıl ciddi sonuçlara yol açabileceğini defalarca ortaya koymuştur.<br>Sağlık ve zaman, insana verilen en büyük nimetlerdir.</p>
<p><br>Sağlığımızı kaybettiğimizde geleceğe dair zamanımız kalmayabilir.<br>Zamanımızı boşa harcadığımızda ise sağlıklı bir hayatın getireceği güzelliklerden mahrum kalabiliriz.<br>Hastane koridorlarında geçirilen uzun geceler, insanın hayat muhasebesi yaptığı anlardır. O anlarda insan kendine şu soruları sormadan edemez.<br>“Bu insanlar için verdiğim emek buna değer miydi?”<br>“Bu kadar zamanı heba etmeye değer miydi?”<br>“Allah rızası için çıktığım bu yolda gerçekten doğru olanı yapabildim mi?”<br>Belki de yaşanan tüm bu süreçler, insanın kendini yeniden tanımasına vesile olur. Çünkü hayatın gerçek öğretmeni çoğu zaman yaşadığımız acılardır.<br>Her yaşanmışlık, her hikâye bize bir ders verir.<br>Belki de bizi biz yapan şey; yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve bu yaşanmışlıklardan çıkardığımız derslerdir.<br>Hastanelerin yoğun bakım servislerinde, müşahede odalarında ve koridorlarında yatan her hastanın kendine ait bir hikâyesi vardır. Kimi stresin yüküyle, kimi yılların yorgunluğuyla, kimi de ihmalin bedeliyle o sedyelere uzanmıştır.<br>Bu hikâyeleri dinledikçe insan ister istemez şu soruyu soruyor:<br>Her sınav, insana yeni bir ders öğretmek için mi geliyor?<br>Belki de öyledir.</p>
<p><br>Belki de o hastane kapısından taburcu olarak çıkan her insan, sağlık ve zamanın kıymetini en derinden öğrenmiş olarak hayata yeniden başlıyordur.<br>Çünkü sağlık geri geldiğinde insan artık değersiz işlerin peşinde koşmak yerine hayatın kıymetini daha iyi anlar.<br>Bu süreçte sağlık çalışanlarının özverisi de göz ardı edilemez. Özellikle takipli hastalarına büyük bir sorumluluk bilinciyle yaklaşan, gece gündüz demeden mücadele eden doktorlar toplum için büyük bir değerdir.<br>Nitekim yoğun bakım sürecinde hastanın tedavisini büyük bir titizlikle yürüten Prof. Dr. Serhat Erol ve ekibi, hastanın yeniden hayata tutunması için büyük bir çaba göstermiştir.<br>Bu özverili çalışmalar, hasta ile doktor arasındaki güven bağının ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.<br>Hayat bazen bize ağır sınavlar verir. Ancak bu sınavlardan çıkarılan dersler, geleceğimizi daha bilinçli ve daha güçlü bir şekilde kurmamıza yardımcı olur.</p>
<p><br>Ve belki de en büyük gerçek şudur:<br>Sağlık ve zaman…<br>İnsanın sahip olduğu en büyük iki hazinedir.<br>Onları kaybetmeden kıymetini bilmek ise hayatın en büyük hikmetidir.<br><br></p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Maskeleri İndirelim; Bir Haysiyet ve Mücadele Hikayesi</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/maskeleri-indirelim-bir-haysiyet-ve-mucadele-hikayesi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/maskeleri-indirelim-bir-haysiyet-ve-mucadele-hikayesi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 13:14:42 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Hadi, şimdi şapkalarımızı çıkaralım ve gerçekleri tarafsızca masaya yatıralım. Yıllardır İç Anadolu ve Doğu’da kız çocuklarının okuma mücadelesini, kadınların sessiz çığlıklarını kendi hayatımdan kesitlerle anlatmaya çalışıyorum. Değerli Alişan Kapaklıkaya hocam bunu yıllardır yapar. 51 yıl önce toprağa verdiği kardeşini, yokluktan giydiremediği o pantolonu ve içindeki dinmeyen pişmanlığı anlatarak milyonların yüreğine dokunur.<br>​Kimine göre bu ağır bir travmadır, kimine göre profesyonel destek gerektiren bir süreç... Ancak Alişan Hoca, bu yaşanmışlıklarla kimsenin yalnız olmadığını, acının hayatın bir parçası olduğunu gösteriyor. Onu dinlediğimizde karakterine, aile bağlarına ve sevgisine hayran kalıyoruz. Bu başarı hikayesi gençlere, çaresiz ailelere ve yüreği yanan anne-babalara bir teselli oluyor.<br>​Madalyonun Diğer Yüzü,<br>​Gelelim madalyonun diğer yüzüne... Ben, ömrünü kadınlara, kız çocuklarına ve yaşlılara "Allah rızası için" ses olmaya adamış; 15 yaşından beri kalemini şiirle, günlükle derinleştirmiş biriyim. Hak yolundan ayrılmadan, İslam’ın doğrularına tutunarak, riyasız ve emeğimle yaşamaya çalışan bir kadın...<br>​Okul yıllarımdan beri azimliydim. Küçük bir ilçenin ataerkil dayatmalarından, dedikodularından korunmak için düğün-bayram bilmeden eve kapanıp ders çalıştım. "Kız kısmı konuşmaz, gülmez, gezmez" dediler; susturulmaya çalışıldım. Belki maddi bir yokluk çekmedim ama "elalem ne der" tabusunun gölgesinde, varlık içinde yokluğu yaşadım. Küçük yerlerin en büyük silahı olan dedikodunun, nice yuvalara ateş düşürdüğüne şahit oldum.<br>​Hikayelerim Kurgu Değil, Yaşanmışlığın Ta Kendisidir<br>​Yıllardır yazılarımda ve konuşmalarımda kendi hayatımdan örnekler veririm. İçimdeki o küskün kız çocuğunun sızısından bahseder ve hep şunu eklerim: "Kızlarınız size bir rahmettir. Siz sahip çıkmazsanız, sahip çıkan çok olur." Ailesinin saygı duymadığı bir evlada, toplum asla saygı duymaz.<br>​Okuyucularım bu duygularda kendilerini buldular; "Lütfen bir kitap serisi yaz, devamını bekliyoruz" dediler. Fakat bir de o "çatlak sesler" var... Kıskançlığın ve nefsin dışavurumu olan o sesler diyor ki: "Nur’un anlattıkları güzel ama bir sıfatı yok ki... Bir profesör değil ki neden alkışlayalım?" İşte kör nefis burada devreye giriyor. 28 Şubat’ın başörtüsü yasaklarını, kız çocuğu olmanın o dönemki çaresizliğini bizzat yaşadım. Kabuğumu belki tam kıramadım ama onca engele rağmen şükür ki birçok çalışmaya imza attım. Benim duruşumdan rahatsız olanlar, yakınlarıma gidip, "Nur neden ailesinin zor yaşantısını anlatıp kendini küçük düşürüyor?" diyormuş.<br>​Asıl "Küçük Düşmek" Nedir?<br>​Küçük düşmek; onuruyla mücadele etmek değil, her türlü yüzsüzlüğü yapıp erdemli görünmeye çalışmaktır. Başarı hikayesi yazanlar geldikleri yeri saklayınca mı yücelecekler? Peygamberimiz (s.a.v) en sevdiklerini elleriyle toprağa verip Allah’a tam bir teslimiyetle sığınmadı mı?<br>​Sadece profesörlük unvanına saygı duyup, her bireyin kendi hikayesinin kahramanı olduğunu unutanlara bir çift sözüm var: Bana "kendi hayatın değilmiş gibi yaz ki seni üzmesinler" tavsiyesi verenler; asıl üzücü olan benim hikayem değil, sizin yüreğinizdeki hasetlik duygusudur.<br>​Yırtık Çorabın Gururu<br>​Ankara’ya ilk geldiğimde çocukluk fotoğrafımı bulmuştum. Kardeşime sarıldığım o karede çorabımın topuğunda kocaman bir yırtık vardı. O zamanlar utanmış, makasla fotoğrafın o kısmını kesmiştim. Aradan yıllar geçti... Şimdi o 28 yaşındaki kızın utancına bakıyorum ve kendime diyorum ki:<br>​"Nur; onca hırsız, onca kul hakkı yiyen, vatan haini, uyuşturucu taciri ve kadına şiddet uygulayan,utanmadan alalen herşeyi ortada yaşayan, en çok emeği olanlara işkence yapanlar, nerde ahlaksız şerefsiz varken baştacı yapanlar varken; sen yetim kardeşlerini okutmak için memuriyetinden istifa eden, babasının odacılık işini devralıp tuvalet temizleyerek üç aileye bakan o koca yürekli babanın evladısın. O yırtık çorap, senin utanacağın değil, gururla taşıyacağın bir madalyadır."<br>​Şunu bilin ki; ne derseniz deyin artık umursamıyorum. Bu hikayeden herkes kendine bir hisse çıkarsın.<br>​Vesselam.</p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Bugün Ramazan Bayramı</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/bugun-ramazan-bayrami</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/bugun-ramazan-bayrami</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 21 Mar 2026 10:52:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>ramazan bayramı nasıl geçiyor, bayram gelenekleri neden değişti, eski bayramlar nasıldı, bayramda toplumsal bağlar neden zayıfladı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Hani o beylik laflar vardır ya; küskünlerin barıştığı, kavgaların son bulduğu…<br>Tokun açın halinden anladığı, paylaşmanın en güzel halinin yaşandığı…<br>Aynı sofrada birleşen kalplerin çoğaldığı, insanların birbirinin yüreğine dokunabildiği…<br>Empatinin, merhametin, vicdanın diri kaldığı günler…<br>Bir ay boyunca insanın kendini hesaba çektiği, sabrın ve şükrün öğretildiği o mübarek zamanın ardından gelen mutlu sabahlar…<br>Komşularla, akrabalarla bayramlaşmanın, bayram namazının o tarifsiz huzuru…<br>Evet… Bugün bayram.<br>Ama herkes için aynı değil…<br>Kimi; şehit evladının mezarı başında…<br>Yüreği yanık, gözyaşları kurumuş… Duaları semaya karışan analar, babalar ve yetim kalan çocuklar bayramlaşıyor bugün.<br>Kimi; en sevdiğini toprağa vermiş…<br>Avucundaki bir avuç toprakla hasret gideriyor mezarlıkta.<br>Kimi; kalabalık bayram sofralarını görüp…<br>Anasını, babasını, evlatlarını, sevdiklerini hatırlayıp mezar başında sessizce ağlıyor.<br>Kimi; hastane köşelerinde…<br>“Ya Rabbi, sevdiklerimi benden alma” diye dua eden çaresiz yüreklerle bayramı karşılıyor.<br>Kimi; yuva kurma hayaliyle…<br>Sevdiğini askerden, gurbetten bekliyor umutla.<br>Kimi; kırgınlıkların, haksızlıkların içinde…<br>Küsmüş, bölünmüş ailelerin arasında yalnız kalmış.<br>Kimi; geçmişine sarılmış bir köşede…<br>Hatıralarla baş başa, sessiz bir bayram geçiriyor.<br>Kimi de; kalabalık sofralarda, kahkahalar içinde…<br>Ailesiyle, akrabalarıyla mutlu bir bayram yaşıyor.<br>Evet… Bugün bayram.<br>Herkes bir şekilde bayramlaşıyor…<br>Ama kimi mutlu, kimi eksik…<br>Hayat ise her şeye rağmen devam ediyor.<br>Oysa eskiden bayramlar bambaşkaydı…<br>Çalınmadık kapı, verilmedik selam kalmazdı.<br>Şehirlerden köylere gidilir, büyüklerin elleri öpülürdü.<br>Tanımadığın birine bile kapını açmanın, misafir etmenin mutluluğu yaşanırdı.<br>Aile olmak böyleydi…<br>Akraba olmak, sülale olmak, komşu olmak…<br>Bayramda, cenazede, düğünde kenetlenmekti.<br>Birinin yükü, herkesin yüküydü…<br>Düğün yapanın elinden tutulur, gençlerin yuva kurmasına destek olunurdu.<br>Altın takmak, eşya dizmek; sadece gelenek değil, dayanışmaydı.<br>Ama ne olduysa…<br>Aile kavramını küçülttük.<br>Sıla-i rahimden uzaklaştık.<br>Bayram ziyaretleri yerini tatillere bıraktı.<br>Kapı kapı dolaşmak yerine AVM’lerde vakit geçirmeyi tercih ettik.<br>Oysa 40 yaş altı birçok insan, o eski bayramların coşkusunu ne yaşadı ne de çocuklarına anlatabildi…<br>Bugün cenazeler bile birkaç çadırla uğurlanıyor.<br>Düğünler, birkaç saatlik salon eğlencelerine sıkıştı.<br>Emek verilmeden kurulan yuvalar, kısa sürede dağılıyor.<br>Çünkü emek kıymetlidir…<br>Ne kadar emek verirsen, o kadar bağlanırsın.<br>Ne kadar çaba harcarsan, o kadar sahip çıkarsın.<br>Emeğin olmadığı yerde sadakat olmaz.<br>Tek taraflı yüklenen ilişkiler, bir süre sonra çöker.<br>Çünkü bir kişi taşıyamaz bir ömrü…<br>Bugün bayram…<br>Geçmiş kuşaklarla bugünü yan yana koyduğumuzda;<br>Milli ve manevi değerlerimizin nasıl eksildiğini,<br>Bayram sevincinin gençlerin ruhundan nasıl silindiğini üzülerek görüyoruz.<br>Bir zamanlar…<br>Sabaha kadar uyuyamayıp bayramlıklarını yastığının yanına koyan çocuklardık biz…<br>Şimdi ise o günleri sadece hatıralarla yaşatıyoruz.<br>Ve geriye…<br>Sadece özlem kalıyor.</p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Modern Zamanların &amp;quot;Ahlak&amp;quot; Çıkmazı; Yıkılan Aileler ve Kaybolan Samimiyet</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/modern-zamanlarin-ahlak-cikmazi-yikilan-aileler-ve-kaybolan-samimiyet</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/modern-zamanlarin-ahlak-cikmazi-yikilan-aileler-ve-kaybolan-samimiyet</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 06:59:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>modern çağda evliliklerde aldatma oranı neden arttı, sahte eşitlik aileyi nasıl etkiliyor, gençler neden evlilikten kaçıyor, toplumda ahlak çifte standardı nasıl çözülür</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Diyanet bünyesinde görev yapan bir aile danışmanının dudaklarından dökülen o acı itiraf, aslında bir toplumun manevi bağışıklık sisteminin ne denli çöktüğünün resmi vesikasıdır. "Evliliklerde aldatma oranı maalesef artık elli elliye ulaştı." Bu sadece bir istatistik değil, bir medeniyetin üzerine titrediği "iffet" kalesinin surlarında açılan devasa bir gediktir. Müslüman bir toplumun genetik kodlarında "emanet" olarak görülen eş kavramı, ne ara "fifti fifti" gibi soğuk bir matematiksel veriyle anılır oldu?</p>
<p><strong>​Rahim Sıfatının Gölgesinden, Bencilliğin Çukuruna. ..</strong><br>​Cenab-ı Hakk’ın "Rahim" sıfatı bize merhameti, koruyup kollamayı ve şefkati fısıldar. Aile, bu sıfatın dünyadaki tecelligahı olmalıydı. En kutsal, en mahrem ve en temiz nesilleri yetiştirmesi gereken o sıcak yuva, şimdilerde modern dünyanın "özgürlük" adı altındaki bencilliğine kurban ediliyor. Kadın ve erkeğin fıtri dengesi bozulunca, ortaya çıkan "sahte eşitlik" sadece vefayı ve sadakati öldürdü. "Hadi eşitlik kazanıldı, hayrını görün" diyesi geliyor insanın; ama ortada hayır değil, sadece darmadağın olmuş çocuk kalpleri ve güveni zedelenmiş bir toplum var.</p>
<p><br><strong>​Hz. Fatıma Hayali ve Şişelerin Dibindeki Gerçeklik</strong><br>​İçimizdeki en büyük çelişki belki de şu: Gönlümüzde bir Hz. Fatıma iffetiyle bezenmiş eş hayali kurarken, hayatlarımıza vitrinlerin ışıltısında, eğlence mekanlarının isinde ve "şişelerin dibinde" kaybolan silüetleri dahil ediyoruz. Bu, Mevlana’nın o eşsiz uyarısına tosladığımız yerdir: "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol!" Biz ne olduğumuz gibi görünüyoruz ne de göründüğümüz gibi yaşıyoruz. "Bana ayrı, sana ayrı" işleyen ikili bir ahlak mekanizması icat ettik.</p>
<p><strong>​"Benim Eşim Yapmaz" Putu ve Başkasının Namusu...</strong><br>​Toplumdaki en tehlikeli virüs, empati yoksunu bu ikiyüzlülüktür. Kendi eşinin bir erkekle fotoğraf çekilmesini dahi "namus davası" gören bir zihniyet, başka birinin eşiyle kurduğu lakayıt ilişkide kendisini nasıl "ak kaşık" olarak görebilir? Kendi ailesine reva görmediği her türlü laubaliliği, başkasının eşine, kızına veya oğluna reva gören bir anlayış, aslında kendi namus kalesini kendi elleriyle yıkmaktadır. Bu durumun adı toplumda çok ağırdır; kişi bu çirkin fiili işlerken aslında koruduğu tek şey kendi egosudur, onuru değil!</p>
<p><br><strong>​Evlilikler Neden Ölüyor, Bekarlar Neden Korkuyor?</strong><br>​Sorguluyoruz, "Neden evlenme yaşı arttı? Neden boşanmalar bir salgın gibi yayıldı?"<br>Cevabı aslında metnin satır aralarında gizli değil mi?<br>​Sorumluluktan Kaçış, "Ayrılması kolay, hesap sorması yok, namus davası yok" denilen birliktelikler, evliliğin ağır ama onurlu yüküne tercih ediliyor.<br>​Güvensizlik; Her davet edildiği yere giden, edebi ve namusu sadece "kişisel bir sorun" olarak gören bir çağda, gençler kimin elini tutacağını şaşırıyor.<br>​Sahiplenme Duygusunun Yitimi; "Gününü gün et, yanına yakıştır, gece gündüz hesapsızca eğlen" felsefesi, aileyi bir "sözleşme" düzeyine indirgedi.</p>
<p><strong>​Ez cümle;  Ahlak Bir Bütündür, Bölünemez</strong><br>​Ahlak, edep ve namus ne sadece kadının omuzlarındadır ne de erkeğin tekelindedir. Bu din, kimsenin keyfine göre fetva çıkaracağı bir alan da değildir. Eğer biz, başkasının ailesinin onuruna verdiğimiz hasarı, kendi ailemize yapılmış bir saldırı gibi görmezsek; "benim eşim ağırbaşlı olsun ama ben her türlü hafifliği yapayım" demeye devam edersek, bu gidişatın sonu karanlıktır.<br>​Unutmayalım ki; kendi kapısının önünü süpürmeyen, başkasının bahçesindeki çöpten şikayet edemez. Aileyi korumak; önce kendi nefsimizden, sonra kendi bakışlarımızdan ve en nihayetinde o "çifte standartlı" ahlak anlayışımızdan kurtulmakla başlar.</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya Olduğun Gibi Görün</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/yasam-felsefesi-uzmani-yazdi-ya-goerundugun-gibi-ol-ya-oldugun-gibi-goerun-doenemi-kapandi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/yasam-felsefesi-uzmani-yazdi-ya-goerundugun-gibi-ol-ya-oldugun-gibi-goerun-doenemi-kapandi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 08:16:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>Yaşanan sahtecilik ve maskelenme toplum güvenini nasıl etkiliyor, değerlerin istismarı bireyleri nasıl zorluyor, Mevlana’nın ‘Ya olduğun gibi görün’ öğüdü günümüzde nasıl yorumlanmalı, karakter ve samimiyet arasındaki fark nedir</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Maskeli Balonun Sonu; Ya Göründüğün Gibi Ol, Ya Olduğun Gibi Görün!</p>
<p>​Hayatın fırtınaları arasında savrulurken, insanın en büyük ihtiyacı sığınabileceği dürüst bir limandır. Aileyle, dünyayla, geçimle verilen savaş yetmezmiş gibi; bir de "yanımdaki" dediğimiz kişinin kılıktan kılığa girdiğini görmek, insanın sadece belini bükmekle kalmıyor, ruhundaki o son güven kırıntısını da paramparça ediyor. Mevlana’nın asırlar öncesinden gelen "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol" çağrısı, bugün ne yazık ki modern zamanın "vitrin siyasetine" ve kişisel çıkarlarına kurban ediliyor.<br>​Karakter Değiştiren Bukalemunlar<br>​Bir insanı elde etmek, etkilemek ya da yanında tutmak için onun değerlerine bürünmek, aslında en büyük karakter bozunumu değil midir? Eğer bir kişi, karşısındakine şirin görünmek adına onun duymak istediği cümleleri kuruyor, onun kutsallarına -inanmadığı halde- sarılıyorsa, burada sevgiden değil, ancak bir "istismar"dan söz edilebilir.<br>​Kendi özünden kopup, karşısındakinin aynası olmaya çalışanlar, aslında birer kimlik hırsızıdır. Atatürkçü kadını etkilemek için sahte bir laiklik maskesi takan, ancak özünde bu değerlere kin besleyenle; dini bütün bir eş arayıp, alkol sofralarında "arkadaşlarım için buradayım" diyerek vicdan rahatlatan profil aynı kapıya çıkar: Samimiyetsizlik.<br>​Değerlerin İstismarı ve İnanç Karmaşası<br>​Dini kavramları ağzından düşürmeyip, Hz. Fatma gibi bir yaşamın hayalini kurduğunu iddia edenlerin, pratikte tam zıttı bir hayatın figüranı olmaları sadece bir çelişki değildir; bu, inancın kişisel çıkarlara göre eğilip bükülmesidir. "Ben içmiyorum ama ortamdayım" savunması, bir kaçış mekanizmasından başka bir şey değildir. İnsan, inandığı değerlerin ağırlığını taşıyamıyorsa, o değerleri birer aksesuar gibi kullanmaktan vazgeçmelidir.<br>​Bu durumun yarattığı yıkım, sadece o kişinin sahteliğiyle sınırlı kalmıyor. Karşısındaki samimi insanın emeğine, vaktine ve en önemlisi Allah rızası için beslediği niyetine suikast düzenleniyor. Gönüllü çalışmalarla, iyi niyetle bir davanın parçası olmaya çalışan temiz yürekler, bu maskeli yüzler yüzünden hayata küsüyor, sağlığını kaybediyor ve "bir daha asla" diyerek içine kapanıyor.<br>​Suç Bastıran Maskeler ve Kaybolan Güven<br>​Maskesi düşenlerin en büyük savunma silahı, "Ben zaten böyleydim, seni ilgilendirmez" ya da "Sana saygımdan böyle davrandım" diyerek üste çıkmaya çalışmaktır. Oysa gerçek saygı, karşındakini kandırmamak, ona olduğun kişiyi tüm çıplaklığıyla sunmaktır. Sadakati sadece kadının omuzlarına bir kambur gibi yükleyen zihniyet, asıl sadakatin "söze ve öze" olması gerektiğini unutuyor.</p>
<p>​Sözün özü; Erdem Netliktedir.<br>​İnsanların hayatlarını karartan, onlara "kendimi neden affedemiyorum" sancısı çektiren şey, sizin karakter bozukluğunuz ve taktığınız o ağır maskelerdir. Oysa asıl erdem; yolu, yordamı ve yaşantısı net olmaktır. "Ben buyum" diyebilmek, sahte bir cennet vaat etmekten çok daha ahlaklıdır.<br>​Toplumun, her rüzgara göre eğilen fırıldak ruhlara değil; duruşu, inancı ve eylemi bir olan "insanlara" ihtiyacı var. Namus da, ahlak da, samimiyet de cinsiyetten öte, insan olmanın asgari şartıdır. Göründüğü gibi yaşayan, yaşadığı gibi görünen o nadir insanlara selam olsun... Çünkü dünyanın geri kalanının yarattığı enkazı ancak onlar kaldırabilir.</p>
<p data-start="1488" data-end="1818"><strong data-start="416" data-end="449"></strong></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>28 Şubat Mağduru Kadınlar: “Gençliğimiz Yasakların Gölgesinde Yarı Kaldı, Mücadele Bizi Yıprattı”</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/28-subat-magduru-kadinlar-gencligimiz-yasaklarin-goelgesinde-yari-kaldi-mucadele-bizi-yipratti</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/28-subat-magduru-kadinlar-gencligimiz-yasaklarin-goelgesinde-yari-kaldi-mucadele-bizi-yipratti</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 27 Feb 2026 11:41:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>28 Şubat sürecinde kadınlar hangi hak kayıplarını yaşadı, 28 Şubat mağdurları derneği faaliyetleri, Türkiye’de başörtüsü yasağı tarihçesi, 28 Şubat süreci eğitim ve çalışma hayatına etkileri</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-start="555" data-end="928">28 Şubat’ın Gölgesinde Kalan Gençliğimiz<br>Yine 28 Şubat…<br>Ve yine içimde tarif edemediğim prangalar. Yüreğimi yakan o derin yalnızlık.<br>Evet, 28 Şubat.<br>Bugün 40 yaş altının bunu anlaması belki de imkânsız. O dönemleri yaşamayanlara anlatmak zor. Çünkü bazı acılar sadece yaşayanın yüreğinde yankı bulur. Ömründen ömür giden kızların, kadınların derin çağıydı o günler… Biz gençliğimizi takvim yapraklarında değil, yasakların gölgesinde büyüttük.<br>Senelerdir tek bir şeyin mücadelesini verdi kadınlar: Varoluşunun, çalışma ve okuma çabasının bir kumaş parçasına mahkûm edilmemesi için. Demokratik, özgür bir ülkede yaşıyorduk sözde. Ama bir türlü inancın özgürlük olduğunu anlatamadık. Bir türlü “ben buyum” diyemedik başımız dik, gözümüz dolmadan.<br>Kimimiz sınav kuyruklarında bir iğne yüzünden hırpalandık.<br>Kimimiz polis okulu mülakatında “Kepini nerene takacaksın?” diye rencide edildik.<br>Bacaklarımız, kollarımız erkeklerin göreceği şekilde inadına açtırıldı.<br>Onurumuz, hayallerimiz, emeğimiz sınav kapılarında bekletildi.<br>Biz hâlâ o günde kaldık. Hırpalandığımız, zorbalandığımız, yok sayıldığımız, görmezden gelindiğimiz o günde… Sessiz çığlıklarımızın, semaya karışan dualarımızın, gözyaşlarımızın yalnızlığında kaldık.<br>Aradan yıllar geçti. Ama o günün sancısını hâlâ yaşayan kadınlar var. Çalışmaktan, sınava girmekten korkan; devlet kapısından içeri adım atmak istemeyen kadınlar… Röportaj yaptığım 28 Şubat mağduru kadınların çoğu aynı cümleyi kuruyordu:<br>“Biz artık savaşmaktan, mücadeleden, ‘bu Allah’ın davası’ demekten yıprandık. Hiçbir devlet işinde çalışmak istemiyorum. Oradaki zorbalığı tekrar hatırlamak istemiyorum.”<br>Hepsinin yüreğinde ayrı bir yara vardı. Ama bakışları aynıydı. O anlamsız donuk bakış… Gözlerinden süzülen ama kendilerinin bile fark etmediği yaş… Konuşurken boğazına düğümlenen ses… Ellerini ovuşturmaları, bacaklarını kasmaları, tek bir noktaya sabitlenmiş gözleri…<br>Nasıl olur da hepsinde aynı yıkım, aynı tepki oluşur?<br>Çünkü travmanın dili ortaktır.<br>Ve acı, en çok benzer bakışlarda kendini ele verir.<br>Bu davranışların hepsi bende de vardı. İçimdeki o müthiş öfkeyi hatırlıyorum. 28 senedir 28 Şubat’ın sızısını çekiyordum. Öyle bir tevafuktu ki, 28 rakamından bile nefret eder olmuştum.<br>Duam şuydu: 28 Şubat’ın 28. senesinde belki haklarımızın telafisi olur. Belki unutamadığımız o geçmişin izleri bir nebze olsun iyileşir. Umudum, bu yılın içimizdeki görünmez kaygıların son bulduğu bir yıl olması.<br>Tam da içimdeki kelimeleri yazarken, tevafuk eseri 28 Şubat Öğrenci Mağdurları Derneği Başkanı ile tanıştım. Ankara’da ÖNDER’e gitmiştim. Koridorda beklerken duvardaki isimleri okudum. Müthiş bir ağlama geldi. Herkes bana bakıyordu. Ama ben hıçkıra hıçkıra duvara yaslanmış, “28 Şubat” yazısına başımı koyup ağlıyordum.<br>Belki sebepsizce tepki verdiğimi düşündüler. Belki sinir krizi geçirdiğimi sandılar. Oysa koskoca geçmişim gözlerimin önünden film şeridi gibi akıyordu:<br>Okuyamayışım…<br>Çalışamayışım…<br>Sınav kuyruklarında çektiğim çileler…<br>Mülakatlarda yaşadığım aşağılanmalar…<br>Öğretmenlik yaparken demir kapıdan içeri alınmayışım…<br>Okula girebilmek için bahçede zorla saçımı açışım…<br>Öğretmenler odasında hüngür hüngür ağlayıp gözüm şiş halde sınıfa girişim…<br>Hepsi bir anda, tek bir anın içine sığdı.<br>“Neden?” dedim kendi kendime.<br>Neden bunları yaşamak zorunda kaldık?<br>Bugün başörtülü kadınlar okuyabiliyor, çalışabiliyor, her alanda eşit haklara sahip. Hatta hassasiyetimizi bildikleri için daha duyarlı davrananlar var. Peki bizim gençliğimizde bunlar olsaydı ne kaybedeceklerdi? Neyden korkuyorlardı?<br>Tam o anda bir kitap elime takıldı. Kapının önündeydi. İçinde 28 Şubat mağduru kadınların hikâyeleri vardı. Hepsinde aynı yürek sızısı, aynı yarım kalmışlık… Çoğu çok başarılı kadınlardı. Vatan için, millet için faydalı olabilecekken küskünlük içinde hayata kapanmışlardı.<br>Okudukça daha çok ağladım.<br>Ama bir o kadar da hafifledim.<br>Çünkü yalnız değildim. Meğer ben tek başıma yaşamamışım bu duyguları. Söyleyemediklerim kitapta yazıyordu. Boğazıma düğümlenen kelimeler satır aralarında beni bekliyordu.<br>Sonra dernek başkanı yanıma geldi. Gözyaşımı sildim. Elimdeki kitabı görünce gülümsedi ve elimi tuttu:<br>“Buyurun, içeri geçelim. Orada rahatça konuşuruz.”<br>Dakikalarca konuştuk. Hem ağladım hem gülümsedim. O sabırla dinledi. Ara ara başını sallayarak “Anlıyorum seni” dedi. Ve ardından şu cümleyi kurdu:<br>“Nuran’ım, bunları yaşayan sadece siz değilsiniz. Binlerce kadın var. Biz onlar için buradayız.”<br>Kaybedilen onca yıla rağmen geleceğe tutunan, umudu diri tutan bir kadındı. Mücadeleyi bırakmamıştı. Hak davasında hakkını almış, yeniden ayağa kalkmıştı. Onun gözlerinde küskünlük değil dirayet vardı.<br>O gün oradan huzurlu ayrıldım. Sanki yüreğini alıp yüreğime koymuştu. Aynı acıyı yaşayanların dili de kalbi de aynı oluyor meğer.<br>Şimdi bizim çabamız, bu acıların tekrar yaşanmaması. Kazanılan hakların nasıl kazanıldığını yeni nesle anlatmak. Çünkü geçmişi olmayan bir davanın geleceği de olmaz. Bugün özgürlük varsa, dün verilen mücadele sayesindedir.<br>Dilerim ki bu acı sadece bizim neslimizin kaderi olarak kalsın.<br>Bir daha hiçbir genç kız, hiçbir kadın 28 Şubat’ın gölgesinde büyümesin.<br>Ve bir daha bu ülkede hiçbir gençlik, inancı yüzünden yarım kalmasın.<br><br></p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Gazeteci Nur Delice: “Biz Bir Ekibiz Söylemi Çoğu Zaman Emeği Görünmez Kılan Bir Masala Dönüşüyor”</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/gazeteci-nur-delice-biz-bir-ekibiz-soeylemi-cogu-zaman-emegi-goerunmez-kilan-bir-masala-doenusuyor</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/gazeteci-nur-delice-biz-bir-ekibiz-soeylemi-cogu-zaman-emegi-goerunmez-kilan-bir-masala-doenusuyor</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 31 Jan 2026 09:35:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>nur delice köşe yazısı, biz bir ekibiz söylemi eleştirisi, çalışma hayatında liyakat tartışması, ekip çalışmasında adalet</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kolektif Başarı Masalı; "Biz" Derken Kimi Kastettiniz?<br>​<br>​Modern çalışma hayatının en sevilen, en çok pazarlanan masallarından biridir o sihirli cümle: "Biz bir ekibiz." Kulağa ne kadar demokratik, ne kadar kapsayıcı geliyor değil mi? Ancak bu parıltılı cümlenin perdesini biraz araladığınızda, altından çoğu zaman liyakatsizliğin ve emeğin anonimleştirilerek yok edildiği bir adaletsizlik tablosu çıkıyor. Aidiyet duygusunu beslemesi beklenen bu söylem, maalesef fedakârlık yapanın sırtındaki yükü artırırken, yan gelip yatanın sığındığı bir "konfor kalesi" haline gelmiş durumda.</p>
<p>​Gemi mi Yürüyor, Yoksa Lokomotif mi Çekiyor?<br>​Kuşkusuz, büyük başarılar tek tabanca kazanılmaz. Ama kabul edelim ki; her ekibin içinde gecesini gündüzüne katan, kriz anında gövdesini taşın altına koyan ve donanımıyla o gemiyi limana yanaştıran bir "lokomotif" vardır. Diğer tarafta ise sadece vagon olmayı seçen, sorumluluktan ustalıkla kaçan ve başarının rüzgarıyla savrulan pasif figürler...<br>​Etik olan, her vagonun kendi ağırlığını taşımasıdır. Ancak günümüzün "idare-i maslahatçı" yöneticileri, "İşi bilen yapar" kolaycılığına kaçarak tüm yükü becerikli personelin üzerine yıkıyor. Becerikli olan cezalandırılıyor, atıl olan ise "ekip ruhu" zırhıyla korunuyor. Bu bir ekip çalışması değil, açıkça birinin sırtına binmektir.</p>
<p>​"Genel Teşekkür" Bir Takdir Değil, Bir Perdelemedir.<br>​Bir projenin finalinde sahneye çıkıp, tüm yükü tek bir kişinin sırtladığı bilindiği halde ortaya karışık bir "Tüm ekibe teşekkür ederim" fırlatmak, liderlik değil, adaleti zedelemektir. Fedakârlık yapan çalışan, o an sadece bedenen yorulmuş hissetmez; emeğinin anonimleştirilerek değersizleştirildiğini, terinin o "genel" potada eritildiğini görür.<br>​Yöneticilerdeki o meşhur korku: "Eğer birini öne çıkarırsam diğerleri kıskanır." Hayır, efendim! Hak edenin açıkça onurlandırılması, birilerini kırmak değil, kurum içinde bir kalite standardı belirlemektir. Siz başarıyı somut bir şekilde ödüllendirmezseniz; çalışmayan "nasılsa aynı teşekkürü ben de alıyorum" diyerek ataletini kutsar, çalışan ise "neden daha fazla çabalıyorum?" sorusunun karanlığında boğulur.<br>​Liderlik, Protokol Değil Hakkaniyet Yönetimidir<br>​Bugün pek çok yönetici, liderliği sadece koltuk doldurmak ve protokol yönetmek sanıyor. Oysa gerçek liderlik, ekip içindeki teraziyi milimi milimine tutabilmektir. Ödül ve ceza mekanizmasının paslandığı, fedakârlığın "doğal görev" sayıldığı, tembelliğin ise "aman huzur kaçmasın" diye idare edildiği bir topraktan başarı fışkırmaz.<br>​Ez cümle; Hakkaniyetli bir lider, kimin ter döktüğünü, kimin sadece alkış sırasında öne çıktığını ayırt edebilen kişidir. Bir çalışanı, diğerlerinin huzurunda "Bu arkadaşımız bu süreçte ekstra bir özveri gösterdi, hakkını teslim ediyoruz" diyerek onurlandırmak, kıskançlığı değil; sağlıklı rekabeti ve çalışma disiplinini tetikler.<br>​Unutulmamalıdır ki; adaletin olmadığı yerde motivasyon, motivasyonun olmadığı yerde ise ancak kurumsallaşmış bir vasatlık yetişir.</p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Taklitler sadece asıllarını yaşatır ama asla onların yerini tutamaz</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/taklitler-sadece-asillarini-yasatir-ama-asla-onlarin-yerini-tutamaz</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/taklitler-sadece-asillarini-yasatir-ama-asla-onlarin-yerini-tutamaz</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 11:07:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>nur delice yazısı ne anlatıyor, taklit ve kimlik tartışması, fotokopi hayatlar eleştirisi, yazarlık kavramı neden tartışılıyor</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Suretler Çoğaldı, Asıllar Tenhalaştı; Taklit mi, Kimlik mi?</p>
<p>​Günümüzde insanın en zor zanaatı "kendi" kalabilmek oldu. Öyle bir çağın içinden geçiyoruz ki; herkes bir başkası olmanın peşinde, herkes bir idolün gölgesinde serinleme telaşında. Ancak unutulan bir hakikat var. "Gölgede kalanların rengi olmaz."<br>​Fotokopi Hayatlar ve Boş Kalıplar nereye kadar?<br>​Birine benzemeye çalışmak, aslında kendi varlığından istifa etmektir. Kendi kabiliyetlerini keşfetmek yerine, bir başkasının ceketini üzerine giymeye çalışanlar, içinde kayboldukları o büyük beden kumaşın gülünçlüğünü fark edemiyorlar. Birinin zarafetini taklit edebilirsiniz ama asaletini kopyalayamazsınız. Birinin kelimelerini ödünç alabilirsiniz ama o kelimelerin arkasındaki bedeli ödenmiş tecrübeyi satın alamazsınız.<br>​"Tenekeden davul, samandan ipek olmaz."<br>​Kalite, emektir; kalite, bir duruştur. İnsan, kaybettiği bir değerin yerini "düşük profilli" taklitlerle doldurmaya çalıştığında, sadece kendi vizyonsuzluğunu tescillemiş olur. Bir boşluğu, o boşluğa ait olmayan bir ruhla doldurmaya çalışmak, hem gidenin hatırasına hakaret hem de kalanın acizliğidir.<br>​Elinde Kalem Olan Herkes "Yazar" mı?<br>​Mesleklerin itibarsızlaştığı, "gazeteci" ve "köşe yazarı" sıfatlarının promosyon gibi dağıtıldığı bir dönemdeyiz. Sosyal medya platformlarında iki cümle kuran, bir tanıdık vasıtasıyla bir köşeye ilişen herkes kendini fikir işçisi sanıyor. Oysa yazmak; sadece harfleri yan yana getirmek değil, bir namusu, bir dert edinişi ve en önemlisi bir haddi temsil etmektir.<br>​Gerçek bir aydın, kimin kalemine imza atacağını bilen ama o kalemin seviyesine ulaşmak için daha "kırk fırın ekmek yemesi" gerektiğini fark eden kişidir. Usta-çırak ilişkisinin ruhuna fatiha okuyan bu yeni nesil "yazarlık" anlayışı, ne yazık ki fikir dünyamızı bir karalama defterine çevirdi.</p>
<p>​Asalet "Soy"dan, Omurga "Öz"den Gelir.<br>​Başarı bir tesadüf değildir, evet. Ama daha önemlisi; başarı, ahlak ve edeple taçlanmadığı sürece sadece bir "etiket"ten ibarettir. Özellikle bir kadının duruşundaki o hanımefendilik, kendi sınırlarını bilmesi ve haddini bir zırh gibi kuşanması, onu taklit edilemez kılan yegâne unsurdur.<br>​Kirli niyetleri temiz maskelerle örtmeye çalışan kurnazlar, kendilerini zeki sansalar da feraset sahibi gözler o maskenin altındaki "hiçliği" net bir şekilde görür.<br>Ezcümle, bir başkasının fotokopisi olup silik bir hayat sürmektense, kendimiz olup eksiklerimizle yüzleşmek en büyük erdemdir. Hayat bir yarışsa eğer, bu yarış bir başkasına benzeme değil, "kendinin en iyisi olma" yarışı olmalıdır.<br>​Gülümseyip geçmek en büyük cevaptır bazen. Çünkü biliyoruz ki; taklitler sadece asıllarını yaşatır, ama asla onların yerini tutamaz.<br><br></p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Yazar Nur Delice’den dikkat çeken uyarı: “Özel hayat söylemi aileyi ve nesilleri sessizce çökertiyor”</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/yazar-nur-deliceden-dikkat-ceken-uyari-ozel-hayat-soeylemi-aileyi-ve-nesilleri-sessizce-coekertiyor</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/yazar-nur-deliceden-dikkat-ceken-uyari-ozel-hayat-soeylemi-aileyi-ve-nesilleri-sessizce-coekertiyor</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 16 Jan 2026 10:02:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>nur delice aile yazısı, özel hayat tartışması aile yapısı, türkiye aile değerleri yorumu, toplumsal ahlak ve sadakat</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>"Özel Hayat" Maskesi Altında Can Çekişen Aile ve Kaybolan Nesiller!</p>
<p>​Bugünlerde sokakta, televizyonda ya da sosyal medyanın o dipsiz kuyusunda sıkça duyduğumuz bir nakarat var: “Özel hayatı beni ilgilendirmez.” Kulağa ne kadar demokratik, ne kadar özgürlükçü geliyor değil mi? Oysa bu cümlenin ardına gizlenen yozlaşma, müslüman bir ülkede yaşadığımız gerçeğini her gün biraz daha sarsıyor. Milli ve manevi değerlerimiz üzerinde kurulan bu sessiz ve derinden giden oyunun; gençlerimizde, kadınlarımızda ve en önemlisi kalemiz olan ailemizde açtığı yaraları görmemek için artık kör olmak gerekiyor.<br>​Bizler, evladı için dünyayı karşısına alan, eşine sadakati namus, misafirine ikramı onur bilen Türk kadınlarıyız. Bizim için kadın demek; bir aslanın pençelerini yuvası için çıkarması, evladına gelecek en küçük zararda canını siper etmesi demektir. Ancak itiraf edelim ki; bugün rüzgar tersinden esiyor.</p>
<p>​Edebimiz, Hayat Tarzımız ve Elimizden Kayıp Gidenler neler peki? Hiç sorduk mukendimize?<br>​Giyim kuşamımızdan oturuş kalkışımıza, örfümüzden ananemize kadar her noktada kendimize yabancılaştık. İnternetin ve çağın getirdiği o kontrolsüz "özgürlük" illüzyonu altında, çocuklarımız elimizden sabun köpüğü gibi kayıp gidiyor. Bir yanda akran zorbalığı, bir yanda madde bağımlılığı, diğer yanda ise ekranların ardına saklanmış kötü ahlak... Eskiden anne babalar çocuklarının mürüvvetini görme hayaliyle yaşlanırdı; şimdiki ebeveynler ise "evladım yoldan çıkmasın" endişesiyle ölüm döşeğinde bile huzur bulamıyor.<br>​Hatta durum öyle bir noktaya geldi ki, insanlar artık çocuk büyütmenin ağır sorumluluğundan kaçıp, "ağzı var dili yok" diyerek kedi köpek beslemeyi tercih eder oldu. Anne ve babasını huzurevlerine terk eden, köklerinden kopan bir neslin dramını izliyoruz. Batı’nın "18 yaşına gelen özgürdür" mantığı, bizim ailemizin altına yerleştirilmiş bir dinamittir. Büyüklerin gölgesinden, dede ve nene kültüründen uzaklaşan her genç, aslında fırtınalı denizde pusulasız kalan bir gemi gibidir.</p>
<p>​Zina Normalleşirken Sadakat Nerede Kalıyor?<br>​En acısı da ahlaki çöküşe bulunan kılıflar... Evli bir kadın bekar bir erkekle, ya da bekar bir kadın evli bir adamla fütursuzca ilişki yaşarken; “Kocası düşünsün” ya da “Karısı sahip çıksaydı” diyebilecek kadar vicdanımız karardı. Zinanın suç sayılmadığı, ayıplanmadığı, hatta "aşk" adı altında kutsandığı bir toplumda aile sadakatinden bahsetmek ne kadar gerçekçidir?<br>​Dini kavramları kendi çıkarlarına göre eğip bükenler, "modernlik" adı altında çıplaklığı pazarlayanlar ve başkasının yuvasına göz dikerken kendi yuvasını kutsal sayanlar... Unutmayalım ki, Kur’an-ı Kerim bize “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” buyuruyor. Bizler aldatılan bir kadının, kandırılan bir adamın hakkını savunamazken; kendi çocuklarımıza nasıl "doğru örnek" olacağız?</p>
<p>​Sahi, Biz Nerede Hata Yaptık?<br>​Çalıştaylar düzenliyor, seminerlerde "aile bitiyor, doğum oranları düşüyor" diye dert yanıyoruz. Ama dönüp aynaya bakmıyoruz. Kendi ailemizi korumak için çitler örerken, komşumuzun bahçesindeki yangına odun taşıyoruz. Başkasının mahremiyetini "bana ne" diyerek görmezden geldiğimiz her an, aslında kendi evimizin duvarından bir tuğla daha çekiyoruz.<br>​Eğer bugün Türk kadını o efsanevi koruyucu kimliğini yeniden kuşanmazsa; eğer babalar "ev reisliği" makamını sadece ekmek getirmekten ibaret görürse, yarın sığınacak bir evimiz bile kalmayacak. Değerlerimizi özgürlük masallarına kurban etmeyelim. Çünkü aile biterse, toplum biter; toplum biterse, vatan biter.</p>
<p></p>
<p data-start="2445" data-end="2576"><strong data-start="2445" data-end="2457"></strong></p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Ruhun Görünmez İntiharı Nur Delice’den Derin Bir Uyarı: “Asalet Sessizce Kapıyı Çekip Çıktı”</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/ruhun-goerunmez-intihari-nur-deliceden-derin-bir-uyari-asalet-sessizce-kapiyi-cekip-cikti</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/ruhun-goerunmez-intihari-nur-deliceden-derin-bir-uyari-asalet-sessizce-kapiyi-cekip-cikti</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 14 Jan 2026 09:25:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>nur delice ruhun görünmez intiharı, gerçek yol arkadaşı önemi, hayat yolunda değerli insanları kaybetmek, sessiz vedanın anlamı</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ruhun Görünmez İntiharı; Bir "Yol Arkadaşını" Kendi Elleriyle Uğurlamak</p>
<p>​İnsan, hayat denilen bu uçsuz bucaksız yolda sadece attığı adımlardan ibaret değildir; o yolda koluna girdiği kişinin ruhuyla sarmalanır. Kadim bir öğreti der ki: "İnsan, gönül hizasında kim varsa ona dönüşür." Bu bir boyanma değil, bir sızmadır. Yanınızdaki insanın haysiyeti haysiyetinize, onun sığlığı ise sizin derinliğinize sızar. Siz fark etmeden, o çok güvendiğiniz karakter kaleleriniz, yanınızda tuttuğunuz "yanlışın" zehriyle içten içe çürümeye başlar.</p>
<p>​Emeğin Kutsallığı ve Körlüğün Zulmü ince bir çizgidir. Anlamak için sadece biraz insan olmak gereklidir. ​Bazı insanlar vardır; hayatınıza girdiklerinde sadece boşlukları doldurmazlar, size yeni bir dünya inşa ederler. Sizin en dağınık halinizi toparlayan, toplum içindeki saygınlığınızı bir zırh gibi kuşanan, en sert kavgalarınızda bile sizin haysiyetinizi sizden daha çok koruyan o asil ruhlardan bahsediyorum. Onlar, sizin liderliğinize giden yolu taşlarını elleriyle döşeyerek açarlar. Giyiminizden konuşmanıza, ruhunuzun estetiğinden zihninizin berraklığına kadar her şeye titizlikle dokunurlar.<br>​Fakat insanın en büyük trajedisi, bu saf sadakati "nasılsa gitmez" dediği bir garanti belgesi sanmasıdır. Siz, hayatınızı kolaylaştıran bu devasa emeği görmezden gelip; sizi sadece kullanan, emeğinizi sömüren, narsist eylemleriyle sizi bir basamak olarak gören sahte kahramanları hayatınızın başköşesine oturttuğunuzda, aslında kendi sonunuzu imzalarsınız. O "yanlış" kişinin sığlığını övüp onu yüceltirken, yanınızdaki okyanusu bir damla su yerine koymak, yapılabilecek en büyük vefasızlıktır.</p>
<p>​Sessizliğin En Gürültülü Hali ise Vazgeçiştir.<br>​Bir kadının, bir yol arkadaşının çırpınışları aslında en büyük bağlılık yeminidir. Konuşuyorsa umut vardır, eleştiriyorsa iyileşmenizi istiyordur, uyarıyorsa hala "biz" olduğunuzu hatırlatıyordur. Ancak o narsist karanlıklara olan ilginiz, o değersiz insanlara kattığınız değer, bir noktada bu yüce ruhu yorar.<br>​O an geldiğinde, çığlıklar biter ve yerini o korkunç sessizliğe bırakır. Bu sessizlik bir küskünlük değil, bir kabule geçiş ayinidir. Sizin kendi kendinizi yok etme arzunuzu, değersizlikle olan o garip bağınızı gördüğünde; "Benim artık burada bir hükmüm yok," der ve ruhunu sizin ikliminizden çeker. O vakit anlarsınız ki; insan sadece yanındakine benzemez, yanındakinin aynasında kendi değerini görür. Siz aynanızı çamurla kapladığınızda, kendi siluetinizi de kaybedersiniz.</p>
<p>​Kimin Ruhuyla Hemhâl Oluyorsunuz?<br>​Unutmayın ki; dünya üzerindeki hiçbir saygınlık, sizi aşağı çeken birine duyduğunuz o anlamsız sadakati affetmez. Siz, size emek verenleri elinizin tersiyle itip, sizi hiçe sayanları hayatınızda bir tahta oturttuğunuzda; çevreye verdiğiniz mesaj şudur: "Ben bu değersizliğe layığım." Ve toplum, size sizin kendinize verdiğiniz değer kadar saygı duyar.<br>​O asil yol arkadaşı uzaklaştığında, arkanızda sadece sizi sömürenlerin gölgesi kalır. Geriye dönüp baktığınızda, sizi vezir eden ellerin çoktan kendi yoluna gittiğini, sizinse o "yanlış renklerin" içinde kimliğinizi yitirdiğinizi görürsünüz. İnsan, kaybettiği insanın değerini değil, o insanla birlikte kaybettiği kendi onurunu arar aslında.</p>
<p>​Şimdi kendinize sormanız gereken o acı soru? Emeğini sizin yolunuza sermiş o insan, şu an sustuysa ve sadece izliyorsa; bu sessizlik fırtınadan önceki son duraksa; bilin ki o artık gitmeye hazırlanmıyor, sizi kendi yarattığınız o sığ çukurda çoktan terk etmiş demektir. Zira bir insanı bedenen uğurlamak kolaydır; ancak sizi vezir eden bir ruhun, sizi kendi elleriyle 'hiçliğe' iade edişini izlemek, yaşayan bir ölü için bile fazla ağır bir cenaze törenidir. O sustuğunda fırtına kopmaz; asıl felaket, fırtınanın bile sizi kurtarmaya değer görmeyeceği o mutlak ıssızlıktır. Siz sahte alkışların gürültüsüyle sarhoşken, asalet sessizce kapıyı çekip çıkmıştır; geriye kalan tek şey, aynada tanımayacağınız o yabancının sönük gölgesidir."</p>
<p>Nur Delice</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>“Affet Kulum” Çağrısıyla Yüzleşilen Bir Hayat Muhasebesi</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/affet-kulum-cagrisiyla-yuzlesilen-bir-hayat-muhasebesi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/affet-kulum-cagrisiyla-yuzlesilen-bir-hayat-muhasebesi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 27 Dec 2025 01:20:58 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>yazar nur affetme çağrısı, annesinin hastalığıyla yüzleşen yazar, inanç ve hayal kırıklıkları metni</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h4 data-start="250" data-end="286">Annemin Şiiriyle Başlayan Süreç</h4>
<p data-start="288" data-end="755">Geçmişte annemin şiirini, babamı dinlemeyip yayınladım. Bir kadın hayatında istediği bir şeyi yapsın ve annemdeki şairliği görünür kılsın istedim. Yayınladıktan sonra annem birden hastalandı, birdenbire dünyamız değişti. Bu üç ay nasıl geçti bilmiyorum. "Annem iyileşse de ameliyattan sonra bana baksa" diye beklerken, ben festival arifesinde annemle hastanede kaldım. Sabahlar bir türlü olmadı. Hayatımda hiç bu kadar sarılacak bir omuzun eksikliğini hissetmemiştim.</p>
<h4 data-start="757" data-end="784">Yalnızlık ve Sessizlik</h4>
<p data-start="786" data-end="1225">Ne akraba vardı ne kardeş... Kadın kollarında onca emek verdiğim hiçbir kadın o an yanımda yoktu; çünkü çok duyulsun istememiştim. Dost olanlar da zaten festivalin sıkıntılarına gömülmüşlerdi. Hayatım hep emek emek çalışıp son dakika golleriyle, hayal kırıklıklarıyla geçti. Özel veya tüzel, neye üzüldüysem hepsi hayal kırıklığını kaldıramayışımdandı. Canımı bile düşünmeden emanet ettiğim kuzenlerim, akrabalarım... Hiçbiri ortada yoktu.</p>
<h4 data-start="1227" data-end="1250">Affetmenin Zorluğu</h4>
<p data-start="1252" data-end="1806">Bir yanda incir çekirdeğini doldurmayan hikayeler, bir yanda onuru yerle bir eden eylemler... Kimi, neyi affedeceğini bilemiyor insan. Okul çocuklarını zehirden korumak için canını, rızkını hiçe sayıp aldığın cevabın hayal kırıklığı mı? Evlenmedim diye altınlarımın üstüne yatan, domuz eti yemekten korkup kul hakkı yemekten korkmayanların haksızlığı mı? Herkese ve her şeye rağmen; bütün söylenenleri dinlemeyip arkasını önünü toplayıp sırtında taşıdıklarının ihaneti mi? Yetiştirdiğin, emek verdiğin onca yüreğin söylediği o ağır söz mü: "Yapmasaydın!"</p>
<h4 data-start="1808" data-end="1824">İlahi Çağrı</h4>
<p data-start="1826" data-end="1928">Allah bugün "Affet kulum," diyor. "Bütün yaşatılan ne varsa affet. Affet ki günahlarını bağışlayayım."</p>
<h4 data-start="1930" data-end="1952">Kalbin Muhasebesi</h4>
<p data-start="1954" data-end="2334">Bir kalbimi yokluyorum, bir gözlerimden akan yaşları... Bir beynimden geçen, gözümün önünde dönen hatıraları yokluyorum. Yutkunuyorum, yutkunuyorum; yürek ağır geliyor. Sırtımdaki hançerler öyle can acıtıyor ki her birinin bir hayal kırıklığı, bir güvensizliği, bir sızısı var. Neden benim içim bu kadar acıyor ve kucaklayıp bir kenara atamıyorum? Nefsini zorlayan nedir bu kadar?</p>
<h4 data-start="2336" data-end="2370">İlahi Adaletin Hatırlatılması</h4>
<p data-start="2372" data-end="2714">Allah, "Kulum, mükafatını ben vereceğim," diyor. "Toprağın altında ağlattığın kadar ağlayacaksın, kırdığın kadar kırılacaksın, incittiğin kadar incineceksin." O'nun azabı yeri göğü inletecek kadar ağır ve çetin olacak. Sen milyonları versen Allah’a bu kadar yaklaşabilir misin? "Ben kırık kalplerdeyim," diyen Yaradan seni görmez mi sanırsın?</p>
<h4 data-start="2716" data-end="2733">Tövbe ve Söz</h4>
<p data-start="2735" data-end="2998">Sonra "Tövbe," diyorum. Ne söz verdin Yaradan’a? Sana kötülük yapsalar da asla kalbini karartmayacaksın ve iyilik yolunda koşup herkese öncü, lider olacaksın. Ömrünü iyi bir insan olmak için harcamadın mı? Allah yolunda iyiliğe harcanan zaman ve gözyaşı kârdadır.</p>
<h4 data-start="3000" data-end="3025">Ayağa Kalkma Çağrısı</h4>
<p data-start="3027" data-end="3273">Nefsini öldür Nur, nefsini öldür! Allah istemese seni hiç kimse yoramazdı. Annen nefes alıyor, sen nefes alıyorsun ve sana ihtiyacı olan yüzlerce insan var. Senin imanın, inancın çok güçlü. Allah’ın dalına sarıl ve kalk ayağa; doğrul, yoluna bak.</p>
<h4 data-start="3275" data-end="3299">Affetmenin Kapıları</h4>
<p data-start="3301" data-end="3626">Affet ki yolun açılsın,<br data-start="3324" data-end="3327">Affet ki yüreğin karalar bağlamasın,<br data-start="3363" data-end="3366">Affet ki sana kötülük yapanları Rabbin karşılasın,<br data-start="3416" data-end="3419">Affet ki iyilerle birlikte olasın,<br data-start="3453" data-end="3456">Affet ki bütün planlar ayaklarına dolansın,<br data-start="3499" data-end="3502">Affet ki mümin kalasın,<br data-start="3525" data-end="3528">Affet ki insan olasın,<br data-start="3550" data-end="3553">Affet ki düşmanını pişmanlık sarsın,<br data-start="3589" data-end="3592">Affet ki Rabbinle kârda kalasın...</p>
<h4 data-start="3628" data-end="3636">Dua</h4>
<p data-start="3638" data-end="3800">Bu günün yüzü suyu hürmetine Rabbim hastalarımıza acil şifalar versin. Hakkımızda en hayırlısını, en kolayından versin. Rabbim tüm kötü yüreklileri ıslah eylesin.</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Evlat Hasretini Anlatan Kare Sosyal Medyada Gündem Oldu Duygusal Hikâye Paylaşıldı</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/evlat-hasretini-anlatan-kare-sosyal-medyada-gundem-oldu-duygusal-hikaye-paylasildi</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/evlat-hasretini-anlatan-kare-sosyal-medyada-gundem-oldu-duygusal-hikaye-paylasildi</guid>
<description><![CDATA[ Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 10:16:16 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>evlat hasreti fotoğraf hikayesi, emanet annelik nedir, annelik doğurmakla mı olur, gönüllü çalışmalar annelik duygusu</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<h1>Evlat Hasretinin Fotoğrafı</h1>
<p>​Evlat hasretinin bir fotoğrafı olsaydı, herhalde bundan daha güzel anlatılamazdı. Gelin, size bu fotoğrafın hikâyesini anlatayım...</p>
<p><img src="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202512/image_870x_6948f03827918.webp" alt=""></p>
<h2>Eğitim Salonunda Uyuyan Bir Çocuk</h2>
<p>​Eğitim salonunu hazırlamış, kamerayı yerleştirmiştim. O sırada gözüme bir çocuk takıldı; annesi bizim personelimizdi. Her gün bana öyle sımsıkı sarılırdı ki, bir evladım olsa ancak bu kadar sevilirdi. Annesi çalışırken genelde yanıma gelirdi. O gün de eğitim sırasında yanımda ders dinlerken uyuyakalmıştı. Herkes gitti, salonu kapatacaktım ama öyle güzel uyuyordu ki kıyamadım, uyandıramadım. Yanına oturdum, onu gözlerimle severek, hayranlıkla izledim.</p>
<p>​İçimden şöyle geçiriyordum: “Eğer erken evlenmiş olsaydım, kendi yuvamı kursaydım, kim bilir şimdi kaç tane evladım olurdu.” Hani bazen diyorum ya; hayatta dikili bir taşım, arkamdan dua edecek bir evladım bile yok. Yalnız hissettiğimde kapısını çalabileceğim, dertleşebileceğim bir canım yok...</p>
<h2>İlk Travmalar ve Kayıplarım</h2>
<p>​Beyza doğduğunda hemşire onu kucağıma bıraktığında o kadar çok ağlıyordu ki, "Göbeği fıtık olacak" demişlerdi. Hemşireden aldığımda yaşlı gözlerle bana baktı. Şaşkındım, kime benzediğini anlamaya çalışıyordum. O ağlayan bebek birden bana bakıp gülümsemeye, cilve yapmaya başladı. Belki de o an anlamalıydım onun ne kadar cana yakın bir bebek olacağını...</p>
<p>​Ben ağlamaya başladım çünkü çocukları çok seviyordum. Üç kardeşimi bebekken kaybetmiştik ve birinin ölümüne bizzat şahit olmuştum. Bu benim ilk ve en ağır travmamdı, hâlâ unutamıyorum. Sekiz aylık bir bebek canını teslim ederken bu kadar mı zorlanırdı? Annem, pamuğa döktüğü zemzemle sürekli dudaklarını ıslatıyordu. Doğumda zatürre olduğu için iyileşememişti. Hastaneden çıkardığımızda doktorlar, "Umut yok, evde ağrısını hafifletin yeter" demişlerdi.</p>
<p>​Annemin zatürre olup hastaneye acil yatırıldığı dönemde, kardeşimin acısını hatırladığımda her şeyin üzerine katlanmıştı. Öyle çaresiz, öyle yalnız ve kimsesiz hissettiğim bir andı ki, kelimelerle anlatmam imkânsız.</p>
<p>​Hayatın Zor Sınavlarını bu dönemde yaşamıştım sanki çıldıracak gibi hissetmiştim.</p>
<h2>Kul Hakkı ve Kayıp Emanetler</h2>
<p>​Akrabalarımız, düğün altınları yüzünden bizden uzaklaşmış, adeta düşman olmuşlardı. Babam hepsini hayatından silmişti. Ben evlenmedim diye, babamın zamanında onların çocuklarına taktığı tüm altınları "ödeşmeme" kararı alarak hakkımı gasp etmişlerdi. Emekli bir adamın dişinden tırnağından artırıp taktığı o altınlar, sıra bize gelince "altın pahalandı" denilerek geri verilmedi. Hani domuz eti yemekten korkuyoruz ya, kul hakkını nasıl bu kadar kolay görmezden geliyoruz?</p>
<p>​Oysa mal canın yongasıydı. Tıpkı evimizdeki yetim çocuğun, annemin parmağındaki yüzüğün, kardeşimin ödünç altınlarının bir gecede çalınması gibi... Her şey buhar olup uçmuştu. Annem ve babam buna nasıl dayanabilirdi? Çocuklarının geleceği dedikleri her şeyi kaybetmişlerdi. Babam hakkını aradığında ise yine o kötü adam ilan edildi.</p>
<h2>Emanete Anne Olmak</h2>
<p>​Emanete Anne Olmak da cabasıydı.</p>
<p>​Kardeşimin iki ağır boşanma dönemi geçirmesi ve Beyza’nın bu süreçten hasar almaması için verdiğim mücadeleler... Kendi evladım yerine koyup büyüttüğüm bir çocuğu, sırf kendi yuvamı kuracağım diye başkasına nasıl emanet edebilirdim? Annesinin doğumda bıraktığı bir çocuğu, annesi bildiği halası nasıl bırakırdı? Bir travma, bir güvensizlik daha yaşatamazdım ona. Tıpkı bebekken, "Ya annesi bir gün alıp götürürse ben ne yaparım?" diye gözü yaşlı gidişim gibi...</p>
<h2>Diyanet Günleri ve Kurumsal Merhamet</h2>
<p>​Annem hastaneye yattığında Yiğenimi kundağa sarar, Diyanet’teki nöbetlerime götürürdüm. Personel odasında mamasını içirir, kucaklarda oda oda gezdirirlerdi. Destek personeli arkadaşlar bezini değiştirir, bana bile bırakmazlardı. Başkanlarımız Ali Bardakoğlu ve Mehmet Görmez dönemlerinde, her iki hocam da "Bu çocuk kurumun rızkıdır" derlerdi. Makam odasında Başkanın masasına emeklerdi; bazen korumalar, bazen özel kalem getirirdi onu. Emine Hanım ve Hatice Hanım onu kendi evlatları gibi gördüler. Empati kurmayı bana onlar öğretmişti. Bir makamda bu kadar merhamet görebilmiştim. Kapıdan girdiğimde hep "Annen baban nasıllar? Kızımız bugün yok mu?" sorularıyla karşılanırdım.</p>
<p>​Şimdi düşünüyorum da; şimdiki Başkanlar aynı empatiyi gösterir miydi? Emin değilim...</p>
<h2>Doğurmak mı, Anne Olmak mı?</h2>
<p>​Doğurmak mı, Anne Olmak mı?</p>
<p>​Fotoğraftaki uyuyan çocuğu izlerken, annesi etkilenip fotoğrafımızı çekmiş ve şöyle demişti: "Allah sana kız evladı sevdirdi Nur Hanım, emin ol sen en güzel annesin." Emanete anne olabilmek, gerçekten her yüreğin harcı değildi.</p>
<h2>Yılın Annesi Ödülü ve Kalp Kırıklığı</h2>
<p>​Bana "Yılın Annesi" ödülünü verdiklerinde İstanbul'a gittim. Trende tek başıma yolculuk ederken saatlerce içli içli ağlamıştım. Allah anneliğimin derinliğini biliyordu ve ben kadınlara "doğurmakla anne olunmayacağını" bir kez daha anlatma fırsatı bulacaktım. Plaket almak, birilerinin bu emeği fark etmesi demekti. Allah’ın bilmesi elbette yeterliydi ama yorgun bir gönül bazen kulun da takdirini, hakkının teslimini bekliyor...</p>
<p>​Fakat sonra bir gün, dini bütün bildiğim bir arkadaşımdan şu sözü duydum: "Sen doğurdun mu ki anne olasın? Allah doğuranlara anne diyor. Sana neden annelik ödülü verilsin? Başkan ricayla mı aldırdı sana?"</p>
<p>​Şoka girdim, afalladım. Kalbimi söküp hançerleseler bu kadar canım yanmazdı. Cevabı yine Başkan ve çevredekiler verdi: "Nur Hanım'ın Beyza ile olan hikâyesini dünya duydu. Siz bir gazeteci ve Kadın Kolları Başkanı olarak hayatıyla takdir toplamış birine nasıl böyle dersiniz? Bir cahilin lafına mı bakıyorsunuz?"</p>
<h2>En Büyük Hazine</h2>
<p>​En Büyük Hazine ne derseniz?</p>
<p>​O gün 48 kadına ödül verdiğimiz törende, aslında Başkan, o ödülü bana da vermeyi planlamış Cihanurla sürpriz yapacaklarmış ama aksilikler olmuştu yapamamışlar. Varsın olmasın... Başkanın emeğimi düşünmesi, hakkımı koruması, kadınları mutlu etmek, yorgunluğumu almış bana yetmişti.</p>
<p>​Şimdi bu saatte düşünüyorum da; en büyük servetim sabahlara kadar kadınlar, çocuklar, engelliler ve ihtiyaç sahipleri için çalışmakmış. Kimseyi kırmadan, herkesi mutlu ederek en iyisini koordine etmek benim gönül haneme yazıldı. Hiçbir emeğin ve samimi dokunuşun maddi bir karşılığı olamazdı. Yürekleri kazanmak; iyi, dürüst, ahlaklı ve adaletli anılmak benim için en büyük hazinedir. Görevimi çok severek yaptım. Çok uykusuz kaldım, çok yoruldum, bazen ağladım ama çok mutlu oldum.</p>
<p>​Herkesin ulaşamayacağı o büyük başarıya ulaştım: Gönüllü çalışıp gönüllere girdim.</p>
<p>​Vesselam...</p>
<p></p>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>Nur Delice İnsanlık, Kul Hakkı ve Merhamet Üzerine Kaleme Aldığı Yazıda Toplumsal Çözülmeye Dikkat Çekti</title>
<link>https://beykozunsesi.com.tr/insanlik-kul-hakki-ve-merhamet-uzerine-kaleme-aldigi-yazida-toplumsal-coezulmeye-dikkat-cekti</link>
<guid>https://beykozunsesi.com.tr/insanlik-kul-hakki-ve-merhamet-uzerine-kaleme-aldigi-yazida-toplumsal-coezulmeye-dikkat-cekti</guid>
<description><![CDATA[ Nur Delice, son dönemde artan toplumsal kırılmalar, güven kaybı ve merhamet eksikliği üzerine hazırladığı yazısında kul hakkı bilincinin unutulması, aile bağlarının zayıflaması, empati yoksunluğu ve “dobralık” adı altında kalp kırma eğiliminin yaygınlaşmasına vurgu yaptı. Delice, bireysel sorumlulukların ve ahlaki değerlerin yeniden hatırlanması gerektiğini belirterek insanın kendisiyle yüzleşmesinin önemine dikkat çekti. ]]></description>
<enclosure url="https://beykozunsesi.com.tr/uploads/images/202605/image_870x_6a155a77e76a1.webp" length="49398" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 14 Nov 2025 11:33:07 +0300</pubDate>
<dc:creator>Nur Delice</dc:creator>
<media:keywords>kul hakkı nedir, nur delice yazısı teması, toplumsal merhamet eksikliği, güven duygusunun zayıflaması</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<article>
<h2> İnsanlığımızın Kayıp Kıymeti: Telafisi Olmayan Haklar ve Kul Hakkı</h2>
<p>Bazı hakların telafisi yoktur. Bu cümle, son zamanlarda zihnimizi meşgul eden derin bir hakikat. İnsanoğlu, hani deriz ya, "Yaratılmışların en güzeli," Allah’ın özene bezene yarattığı canlı... Ne var ki çoğu zaman düşünüyorum da, insanlar yaradılışının özünden o kadar uzaklaştılar ki, bazen hayvanların safiyetine özenir duruma geliyoruz.</p>
<p>Dokuz ay karnında taşıdığı bebeği hastanede arkasına bile dönüp bakmadan bırakıp giden bir kadın... Yemeyip yediren, içmeyip içiren annenin evladının bağımlılık kurbanı olup, anne babasını hapse attırabilmesi... Bu örnekler, merhametten ne denli yoksun bir hale geldiğimizi acı bir şekilde gösteriyor. Empati ile sempati arasında mekik dokuyup insanlığımızı unutuyoruz.</p>
<p>Güven kelimesi içindeki tüm o anlamlar maalesef bizi kendi gölgemize bile güvenemez hale getirdi. Dost dediğimiz, zamanı gelince en azılı düşman olabiliyor. Ahir zaman dediğimiz bu olsa gerek; kim kuzu, kim kurt postundan bile anlaşılmıyor.</p>
<h3>İyilik Mi, Saflık Mı?</h3>
<p>Allah'ın cennetin kapısını cömertlere açacağına dair vaadi var ya, iyi olmak için elimizden geleni yapıyoruz. Dostlarımızı bir kenara bırakıp düşmanlarımızın bile iyi gününde, kötü gününde yanlarında olmaya çalışıyoruz. Sonuç mu? Her fırsatta bulduğu yerden ısırmaya devam ediyorlar. Ama biz yine de, Hz. Ali’den desturla, iyilik yapmaya devam ediyoruz. Ne var ki, bir Müslüman'ın bir delikten iki kez sokulmayacağı tezatlığıyla da baş başa kalıyoruz.</p>
<p>Eskiler, mantıkla düşünmenin duygusal düşünmeden daha garantili olduğunu söylerlerdi. Bu nedenle görücü usulünü önemserlerdi. Çünkü seven yürek, hep kendi bildiği pencereden izler hayatı ve gerçekleri görmezdi; görmek istediklerini görüyordu. Gençliğimden beri görücü usulünün mantıksızlığını düşünmüşümdür. Oysa ki mantıkla hayal arasındaki ince çizgiyi göremediğimizi çok geç fark ettim.</p>
<p>Peki sevdiğimizi düşündüğümüz insanları, dostlarımızı, akrabalarımızı ne kadar tanıyoruz? Sevgi bile göreceli bir kavram, ta ki sırtınızdan hançerlenene kadar. İşte o zaman menfaatler çarpışır, etekteki taşlar dökülür ve doğru bildiğiniz ne varsa hepsi yalan olur. Onurlu ve omurgalıysanız, hayata diklenmeden dik durursunuz. Sorun, boyun eğmediğinizde başlar.</p>
<p>Zor bir hayatınız varsa, bakmakla yükümlü olduğunuz insanların sorumlulukları altında eziliyorsanız, işte sizden kolay bir av yoktur. Fırsatını bulduğu anda saldırırlar, kullanırlar, gözünüzün yaşına bile bakmazlar. İş bahanesiyle, aşk bahanesiyle yaklaşırlar. Ne empati kurabilirler ne merhametle yaklaşabilirler. Oysa insan olmak, karşındaki insanı anlayabilmek değil midir?</p>
<h3>Kul Hakkı ve Dobralık Tuzağı</h3>
<p>Hani derler ya, insanoğlu ulaşamadığının esiri, ulaştığının nankörüdür. Büyüklerimizin yanılgılarıyla ve yaşanmışlıklarıyla bize yol gösterdiğini düşünemeyip, illaki düşüp dizimiz kanasın istiyoruz.</p>
<p>Velhasıl, domuz etini yemekten korktuğumuz kadar <b>kul hakkından</b> korkmuyoruz. Şu an kul hakkı diyenlere göre, insan haklarını savunanların samimiyeti neden bizi bu kadar çok şaşırtıyor? Bu sorunun cevabı için aynaya bakıp kendimize sormamız gerekiyor. Herkeste bir eleştiri, bir negatiflik, bir "dobralık" adı altında kalp kırma, Kâbe yıkma sevdası var.</p>
<p>Dobralığı marifet zannediyoruz. "Ben dobrayım arkadaş, işine gelirse, dost acı söyler," peki bu söz İslam'ın neresinde mevcut? İnsan kalbi Allah’ın karargâhı, Allah’ın tahtı diyoruz ya... Dobrayım diye övünerek söylediğin o acı sözler, Allah'ın gücüne gitmiyor mu? Dobralık bu kadar müstesna ise, Allah neden senin günahlarını yüzüne yüzüne çarpıp silkelen demiyor da, ayıbını gizleyip, "Kulum, tövbe et, bana dön," diyor?</p>
<p>Maalesef fetvayı, dini kendi çıkarlarımız için kullanıyoruz. Peki ya hakkına sebep olduğumuz, gözyaşına sebep olduğumuz yüreklerin hesabını hiç sorguladık mı? Kırılan kalple Allah arasındaki perdenin ne zaman kalkacağını bilemezsiniz.</p>
<p>Demem o ki, insanoğlu... Özellikle kadınlar narin yaratıklardır. Onun gözünde yaş, yüreğinde sızı olmak istemiyorsanız; emeğe, kul hakkına ve saygıya dikkat etmek zorundayız. Ayaklarının altına cennet serilen kadın, narin, naif, hanımefendi vasfıyla bu dünyanın en kıymetli emanetidir.</p>
</article>
<p><b>Kaynak: Beykozun Sesi</b></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>