Kuyudan Çıkmayı Seçmek
Bu platformda yayımlanan köşe yazıları, yazarların kişisel görüşlerini yansıtır. www.beykozunsesi.com.tr, bu içeriklerden sorumlu tutulamaz.
İnsan bazen yorulur. Bedeni değil yalnızca; ruhu yorulur, umudu yorulur, inancı yorulur. İşte tam da o zaman hayat, insanın önüne eski sınavlarını yeniden çıkarır. Yıllar önce susturduğunuz korkular, geride bıraktığınızı sandığınız hastalıklar, aştığınızı düşündüğünüz karanlık düşünceler sessizce kapınızı çalar. Sanki hayat, "Gerçekten güçlendin mi?" diye yeniden sorar.
Daha acısı ise, tökezlediğiniz anlarda en ağır darbeyi çoğu zaman yabancılardan değil, bir zamanlar güvendiklerinizden almanızdır. Çünkü güven, insanın bir başkasına açtığı en kırılgan kapıdır. O kapıdan sevgi de girer, ihanet de... Bu yüzden en derin yaralar, en yakın mesafeden gelir.
Belki de hepimizin içinde bir "Yusuf Kuyusu" vardır. Kimi kardeşi tarafından, kimi dostu tarafından, kimi de en yakını tarafından o kuyuya bırakılmıştır. Fakat hayatın asıl sırrı, kuyuya düşmekte değil; oradan çıkmayı başarabilmektedir. Bugün hâlâ bizi aşağı çeken insanlara tutunuyorsak, kendi çıkışımıza engel oluyoruz. Bizi kuyuya atanlarla değil, elimizden tutup yukarı çıkaranlarla yol yürümeyi öğrenmeliyiz.
Ne var ki çağımızın en büyük kuyularından biri artık taş duvarlarla çevrili değil; ekranlarla örülüdür. Gece yarısı çocuğunu sokağa göndermeye cesaret edemeyen anne babalar, aynı çocuğun sanal dünyanın sınırsız koridorlarında kilometrelerce uzaklara savrulduğunu çoğu zaman fark edemiyor. Dışarıdaki tehlikeden korkarken, içeride büyüyen sessiz tehlikeyi gözden kaçırıyoruz.
Çocukların ve gençlerin ihtiyacı en pahalı oyuncaklar, en yeni telefonlar ya da daha fazla harçlık değildir. Onların en çok ihtiyaç duyduğu üç şey vardır: Dikkatimiz, zamanımız ve varlığımız. Bunlar eksildiğinde oluşan boşluğu hiçbir teknoloji dolduramaz. O boşluk zamanla sevgisizliğe, değersizlik duygusuna ve ömür boyu sürecek bir onay arayışına dönüşebilir.
Bugün çocuklarımız her zamankinden daha fazla rehbere ihtiyaç duyuyor. Çünkü bilgi çağında yaşıyoruz ama bilgelik çağında değiliz.
Öte yandan modern dünya bize başka bir yalan daha fısıldıyor: Hep genç kal, hiç yaşlanma, hiç acı çekme... Ölümü unutturan, yaşlılığı kusur gibi gösteren, insanı yalnızca dış görünüşüne indirgeyen narsistik bir hayat anlayışı küresel bir rüzgâr gibi yayılıyor. Bunun sonucunda merhamet, dayanışma ve erdem sessizce hayatlarımızdan çekiliyor. Sevebilmek bile artık bir meziyet hâline geliyor.
Antidepresanların her geçen gün daha fazla tüketildiği bir dünyada asıl eksik olan şey ilaç değil; ruha dokunabilmektir. Çünkü kalbimiz sadece vücudumuza kan pompalayan bir organ değildir. Kalp, merhametin, vicdanın, sevginin ve insan kalabilmenin merkezidir.
Belki de hepimizin bir bahar temizliğine ihtiyacı var. Evlerimizi değil sadece; zihnimizi, kalbimizi ve ruhumuzu da temizlemeliyiz. Bizi yoran kırgınlıkları, tüketen ilişkileri, yük olan insanları geride bırakmalıyız. Kışlıkları kaldırırken, hayatımızı kışa çevirenleri de gönlümüzden çıkarmanın vakti gelmiştir.
Çünkü ifade edilmeyen her duygu zamanla insanın içinde zehre dönüşür. Sevgi ertelenir, özür ertelenir, teşekkür ertelenir... Sonra bir gün çok geç olur.
Bir gencin söylediği şu cümle, belki de çağımızın en büyük pişmanlığını özetliyor: "Annemi sadece öldüğünde yanaklarından öpebildim. Oysa ona anlatacak o kadar çok şey biriktirmiştim."
İşte hayat tam da burada bize son dersini verir. Söylenecek güzel sözleri, sarılmaları, sevgiyi ve vefayı yarına bırakmayın. Çünkü yarın, bazen hiç gelmez.
Hayat bize iki seçenek sunuyor: Ya meydan okuyacağız ya da meydandan çekileceğiz.
Yaralanmayı göze alacağız ama merhametimizi kaybetmeyeceğiz. Yorulacağız ama umudumuzu teslim etmeyeceğiz. Kuyuya düşsek bile orada yaşamayı değil, yeniden ayağa kalkmayı seçeceğiz.
Çünkü insanı hayatta tutan şey, hiç düşmemesi değil; her düştüğünde yeniden doğrulabilmesidir.
Kaynak: Beykozun Sesi
Tepkiniz Nedir?
Beğenmek
0
Beğenmemek
0
Aşk
0
Eğlenceli
0
Sinirli
0
Üzgün
0
Vay
0